ANASAYFA

Nehc’ul Belağa’da Hitabenin Rolü

Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “ve şüphesiz ki biz sözün emirleriyiz. Sözün kökleri bizde saldı ve dalları üzerimize sarktı.”

Konumuz “Nehc’ul Belağa’da hitabenin ro­lüdür. Nehc’ül Belağa değerli alim Seyyid Razi’nin içinde müminlerin emiri Ali (a.s)’ın hutbelerini, mek­tuplarını ve kısa sözlerini topladığı ve bu isimle adlandır­dığı bir kitaptır. Gerçekten de Müminlerin Emiri Ali (a.s)’ın bu seçilmiş sözleri, değerli ve yapıcı kelimeleri için haklı olarak seçtiği çok güzel bir isimdir. Şüphesiz ki bu günün asıl sahibi olan Müminlerin Emiri Ali (a.s) Kur’an ve Peygamber (s.a.a)’in dengi, Müminlerin Ya’sub’u, ilmin ölçüsü, cennet ve cehennemin paylaştırıcısı ve di­nin kemale erme, nimetlerin tamamlanma ve Allah’ın İs­lam’ı din olarak seçme vesilesi olan bir kimsedir.

Bu kelimelerin sahibinin kutlu doğum günü münase­betiyle burada hazır bulunan tüm herkese, özellikle de dış ülkelerden gelen misafirlere tebrik arz ederim.

Bu misafirler gerçekte cehalet, baskı ve sömürgeciliğin elinden kurtulan kendi ülkelerine gelmişlerdir. Bu ülkede sadece Kur’an’ın dedikleri söylennmekte ve sadece Kur’an’ın beyan ettikleri tekrarlanmaktadır. Bu özgürlük ve devrim güneşinin diğer İslam ülkelerine de yansımasını, Kur’an ve ümmetin Peygamberinin bayrağı altında tüm dünya­daki insanların gönlünde yeralmasını diliyorum.

Konuşmamın konusu hitabedir. Hitabe, bir tür ko­nuşma ve beyan çeşididir. İnsanların dünyadaki diğer var­lıklardan en önemli ayırımı beyan nimetidir. Beyan bir beyinden bir beyine düşüncelerin geçiş yoludur. Bazen bu beyan  insanların günlük ihtiyaçlarını, fikirlerini ve seçkin duygularını beyan ettikleri sıradan konuşmalar gibidir. Burada önemli olan konu düşüncenin karşı tarafa aktarmasidır.  Bazen bunun yanı sıra bir takım duygular da muhataba intikal etmektedir. İkinci tür beyan hakların beyanı ve kanunların yazılımı makamındadır. Bu beyan türünde açıklamalar oldukça ince elenip sık dokunulmakta ve tüm sınıflandırmalara uyulmaktadır. Bu  beyan türü, hakların darbe yeme­yeceği; çatışma ve sürtüşmelerin gerçekleşmeyeceği bir tarzda ifade edilmektedir. Burada artık duygu, his ve he­yecandan eser yoktur ama, hitabe gibi bir beyandır. Yani düşünce, fikir ve algıların intikaliyle muhatabın anlayış sahası, güçlü bir konuşmacının saldırı ve işgaline uğramakla birlikte duygu ve his iklimi üzerindeki haki­miyetini de harekete geçirmektedir. Öyle ki karşı taraf cazibesine konuşmanın kapılmakta, kendinden geçmektedir. Çok etkilendiği için iradesiz bir şekilde sözlerin içerdiği mananın ardı sıra hare­ket etmektedir. Bazen de duyguları o kadar tahrik ol­maktadır ki kendini tutamayarak feryat etmekte, gözyaşı dökmekte, kalbi çarpmakta ve kaybettiğini bulur gibi ol­maktadır. Oysa bu söz sıradan bir şekilde eda edilmiş ol­saydı sadece fikir ve düşünceler aktarılmış olacaktı. Ama şimdi duygular konuşmacının hakimiyeti altına girmiş ve karşı taraf adeta kendinden geçmektedir. Öyle ki zamanın geçişini ve mekanın durumunu unutmuş, belagatta güçlü bir konuma sahip olan hatibin sözünün sihrine kapılmış­tır.

Müminlerin Emiri Hz.Ali (a.s)’ın Nehc’ul Belağa’sı da hitabe dalında bu niteliklere sahiptir. Siyaset, iktisat, İslami kültür, sosyal olaylar, mustaz’af insanların hakkını vermek, zalimlere darbe vurmak, uyuyanları uyandırmak, iradeleri harekete geçirmek, düşüncelere inanmak husu­sunda güçlü özelliklere sahiptir ki dinleyeni tüm güçleriyle harekete geçirmektedir.

İşte hitabe böyle bir beyandır ve Nehc’ul Belağa’nın bu hususta çok büyük ve yaratıcı payı vardır. Bu huzur verici şifa dağıtıcı ve oldukça berrak suya ve geniş kay­nağa ulaşan beyan önderleri ve söz büyükleri aciz olduk­larını itiraf etmişler ve şöyle demişlerdir: “Hz. Ali (a.s)’ın bu sözleri Allah kelamınden aşağı beşer kelamından yücedir. Ali (a.s)’)ın sözlerinin bir benzeri daha bulunamaz.”

H. 3. asrın başlarında yaşayan Cahiz adında büyük bir şahsiyetin Abdusselam Harun’un tahkik ettiği “El-Beyan ve’t-Tebyin” adında bir kitabı vardır. Gençlik yıllarında bu kitabı inceleme imkanım oldu. Bu şahsın hatip bir in­san ve güçlü bir yazar olduğunu gördüm. Ama buna rağ­men kitabının birinci cildinde Müminlerin Emiri H.z Ali (a.s)’ın sözleri karşısında başını önüne eğmekte ve şöyle demektedir: “Allah’ın kısa sözlerine celalet elbisesini giydirdiği ve üzerine melekut nurunun perdesini attığı bu kimse kimdir? Öyle ki manası lafzından önce zihne yan­sımaktadır. Herkesin değeri güzel gördüğü şeyledir. Ben ömrüm boyunca yaptığım bunca araştırmalara rağmen henüz böylesine sözlere rastlamadım.

Başka bir yerde Muaviye’ye isnat edilen söz hakkında feryat etmekte ve şöyle demektedir: “Muaviye nerede, züht hakkında konuşmak nerede? Muaviye nerede, ibadet hususunda konuşmak nerede? Muaviye’nin ne zaman böyle bir anlayışı olmuştur? Bu söz Ali (a.s)’ın sözüdür. Bugünde güçlü, araştırmacı ve yazar olan Taha Hüseyin ve onun gibi düşünen yazarlar Cemel olayında Talha ve Zübeyir gibi şahısların, Peygam­berin yanında olup daha Ali (a.s)’ın karşısında yer alması olayını ele alınca şaşırmış ve şöyle demiştir: “Bize göre Ali’nin mi veya Peygamber’in zamanında belli bir konuma sahip olan ve bugün Ali (a.s)’ın karşı­sında yer alan Talha ve Zübeyir’in mi doğru söylediğini anlamak çok zordur. Ama onlar İmam Ali (a.s)’ın şu sö­zünü işitince şaşırıp kalmaktadırlar: “Sen hakkı tanı­mıyorsun ki ehlini tanıyasın ve batılı da tanımıyorsun ki ehlini tanıyasın.”[1] Yani, sen hak ve batılı ayırma ölçü­sünü kaybetmişsin. Hak ve batılı ölçüleriyle tanıman la­zım, şahıslarla değil. Peygamber (s.a.a) ile bir kaç gün bulunmak hakkın ölçüsü olmak için yeterli değildir.

Bu konuda Taha Hüseyin şöyle diyor: Allah’ın sözün­den sonra dünyada bu sözden daha güzel bir söz görme­dim ve duymadım!

Naimi Bestani şöyle diyor: Ali (a.s) sadece savaş meydanlarının kahramanı, kalp sefası, ruh temizliği ve gerçek iman sahibi bir kimse değildir; o aynı zamanda mucizemsi bir beyan üslubuna da sahiptir.

Görüldüğü gibi bizzat söz üstatlarının da itiraf ettiği üzere Hz.Ali (a.s) harikulade ve mucizevi bir beyana sa­hiptir. Sealebi’nin “Yetimet’ud-Dehr” adlı kitabında Kureyş’in en büyük şairlerinden saydığı Seyyid Razı bile İmam (a.s)’ın edebi ufukları karşısında huzu ve tevazu göstermektedir. Hz. Ali (a.s) bir yerde şöyle buyurmuş­tur: “Hak ve batıl...her ikisinin de ehli vardır. Batıl hük­mederse bu eskiden beri böyle olmuştur. Ama hak aza­lırsa çoğalması umulur. Yüz çeviren her şey sonunda yö­nelir.”[2]

Seyyid Razi bu söz karşısında şöyle demektedir: “hiç bir dil bunu beyan edemez ve hiç bir insan bu yüksek da­ğın zirvesine tırmanamaz. Derinliğine kimse dalamaz.”

Bir başka yerde Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İşin sonu önünüzdedir. (herkes sonunu görecek, cennet veya cehenneme girecek.) Sizi sevk eden/süren kıyamet (veya ölüm) de ardınızdadır.

O halde (yükü­nüzü) hafifletin, katılın (sizden önce gidenlere erişin.) Çünkü son gideni­niz ilk gelecek kişiyi beklemektedir. (ki hep birlikte kı­yamet sahnesine çıksınlar.)[3]

Seyyid Razi bu söz hakkında da şöyle diyor: “Bu söz de münezzeh olan Allah’ın ve Resulullah’ın sözünden sonra hangi sözle mukayese edilirse edilsin üstün gelecek ve öne geçecek bir sözdür.”

İmam’ın sözü ve belagatı karşısında böylesine huzu ve tevazu gösteren kimse Seyyid Razi gibi bir şahsiyettir. Razi’yi tanımak istiyorsanız Peygamber (s.a.a)’in kısa sözleri hakkında “el-Mecazat’un Nebeviyye” adlı eserine bakmanız gerekir. Böylece onun kim olduğunu ve orada ne kadar büyük söz ve hitabe gücüne sahip olduğunu gö­rürsünüz. İşte Seyyid Razi Hz. Ali (a.s)’ın sözlerine gelince acziyetini ve kusurunu itiraf etmekte, tevazu göstermektedir. Hitabede söylediğim gibi insan büyülen­melidir. Bunu bizzat Peygamber buyurmuştur. Arapların önde gelenlerinden bir kaç kişi Peygamberin huzuruna gelirler. Peygamber (s.a.a) gelenlerden biri olan Amr b. Ehtem’den, Zeberkan adlı şahsı sorar. Amr onun hakkında bir iki yüce kelime söyler. O şahıs itiraz edip, “Ya Resulullah benim hakkımda ihmalkarlık etti. Haslet­lerim bundan daha fazladır.” deyince o şahıs bu defa onun aleyhine bir kaç cümle beyan etti. Bunun üzerine Pey­gamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki beyan da bir tür büyüdür.”

Nakledildiğine göre Azududdevle Deylemi, veziri olan Ebu Tahir b. Bakiyye’yi dar ağacına asmalarını emretti­ğinde Ebul Hasan Envari onu methederek şu şiiri okumuştur. “Ey Ebu Tahir sen hem hayatta ve hem de ölümde alnı dik, yüce bir insandın, o kadar yüceldin ki yanında duran halkın tümü sana ulaşmanın hediyesini beklemektedirler. Sen adeta dar ağacı minberinin üstünde bulunan bir hatip­sin ve hepsi senin namazını beklemektedir. Yeryüzü se­nin yüce bedenine dar gelir. Feza seni içine almalıdır. Sana kefen bulunmaz, rüzgar zerrelerden senin için kefen örmelidir. Neden dar ağacına asılmayasın ki? Sen musibetleri, zorlukları, yetimlerin gözyaşını, dulların fer­yadını ve borçluların borcunu ortadan kaldırmaktasın. Sen hayatın musibetlerini katlediyordun. Ama musibetler birleşerek üzerine saldırdılar.”

Ebul Hasan Envari bunları söyleyince Ebu Tahir b. Bakiyye’nin katledilmesini emreden Azududdevle şöyle dedi: “Keşke ben dar ağacına gitseydim de bu şiir benim hakkımda söylenmiş olsaydı.”

 Evet işte buna “beyan da bir tür sihirdir.” denir.

“Darağacı”nı nitelendirerek şöyle demektedir: “Şim­diye kadar hiç bir ağacın bunca kerametlerle yaka paça olduğunu görmedim.”

Ama sen ey keramet kaynağı! Ey Müminlerin emiri sen sözlerinde bir çok büyüler yarattın.

Aynı zamanda, 82. hutbenin sonunda da şöyle yazmaktadır: “Hz. Ali (a.s) bu hutbeyi bitirince bedenler titredi göz­yaşları döküldü ve kalpler çarptı.”

Nehc’ul Belağa’nın sahası işte böyle bir sahadır.

Lütfen Hemmam diye bilinen 184.hutbeyi okuyunuz. Hemmam Ali (a.s)’ın yetiştirdiği insanlardan biridir. Hz. Ali (a.s)’dan muttakilerin sıfatlarını beyan etmesini is­temektedir. Hz. Ali (a.s) ona, “Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapanlarla berâberdir.”[4] kısa cümlesiyle cevap vermiş, ama Hz. Ali’yi ilim şehrinin kapısı, faziletler kaynağı Kur’an müfessiri, hakikatlerin hazinesi kabul eden Hemmam ondan daha fazla açıklama istemiştir. Hz. Ali (a.s) takva sahiplerinin yüzden fazla sıfatını söylediği zaman. Hemmam Hz. Ali’nin bu sözlerini duyunca cansız yere serildi ve öldü. Hz. Ali (a.s) bunun üzerine de şöyle dedi. “gerçek öğüt ehline işte böyle etki eder.”

İbn-i Ebil Hadid ise şöyle diyor: “bakınız fesahat nasıl da dizginlerini Hz. Ali’nin eline vermiş, kendini ona ıs­marlamıştır. Bakınız, belagat nasıl da kaynayan pınar gibi ellerinde akıp gitmektedir. Süphanellah bu nasıl bir in­sandır.”

Bu büyük beyan sahiplerinin çok önemli itiraflarıdır.

Şimda birazda bizzat Nehc’ul Belağa’nın feyiz dolu çeşmesinden içelim ve istifade edelim:

“Kavmin üçüncüsü başa geçince (çok yiyen develer gibi) iki yanını şişirdi; yediği ve çıkardığı yerin arasını.”[5]

Arapça ibaresinde geçen “nesil” kelimesi hayvanın kirlettiği yer, “mu’telef” kelimesi ise yediği yer anlamın­dadır. Bakınız ne kadar büyük bir belagat örneği sergile­miştir. Burada “beyne nesilihi ve mu’telefihi” cümlesin­den maksat şudur: onlar hayvan gibi faydalanır ve yerler.

Demek istemektedir ki bu ümmetin alimi olan ben ilahi değerlerin beyan edicisi olmalıyım.

“ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumla­rın açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda alimler­den söz almasaydı hila­fet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim.”[6]

Bir gün dahi olsa alim bir insan aç insanlardan gaflet etmemelidir. Alim insan işi gücü mal biriktirmek, şehvetlerini tatmin etmek, karnını tıka basa doldurmak ve refaha ulaşmak olan kimselerden de gafil olmamalıdır. Bu alimlerin Allah ile imzaladığı bir ahittir ve bunu yapmadığı taktirde kendisini çetin günler beklemektedir.

Misafirimiz olan değerli ve aziz alimler! Nehc’ul Belağa’nın bu mesajını alıp götürün, tebliğ edin ve deyin ki: Günde on milyon varil petrol üretilirken neden henüz Medine ve Mekke’de elektriğin bulunmadığı karanlık evler vardır. Neden evlatlarına yüz binlerce riyal değe­rinde oyuncaklar alınırken bazı çocuklar aç ve yemeksiz yaşamaktadır. Alim insan alemin derdiyle dertlenen in­sandır. Namaz ve hutbesiyle yetinen bir alim daha çok kitap ve kağıt için işe yarar, toplum için değil. İşte bu Hz. Ali (a.s)’ın sözleridir. Hz. Ali (a.s) daha sonra Osman hakkında da onun insanlara iyi davranmadığını beyan et­mektedir.

Bizim, toplumdaki ayıpları dile getiren cesur ve tavizsiz alimlere ihtiyacımız var. Neden bugün İran başı diktir. Çünkü put kıran İbrahim’in soyundan büyük bir alim Allah’tan başka hiç bir şeyden korkmayarak meydana çıktı. Bir za­manlar bazı dar düşünceli insanların ağzında gevelediği bir çok hususlar bugün pratik hayata geçirilmiş durumda­dır. Örneğin; “Amerika hiç bir şey yapamaz.” sözü bu­gün artık pratik hayatta da göze çarpmaktadır. İşte bu alim Nehc’ul Belağa’yı okuyan Ali’nin evladıdır.

Bir grup Cemel’de büyük bir velvele kopardıkları zaman, Hz. Ali şu öldürücü beyanı ile cevap vermiştir: “Onlar fıskı ektiler, hile suyu ile suladılar ve sonunda ölüm biçtiler.”

Basra halkı hakkında da şöyle buyurmuştur: “Sizler bir kadının ordusu oldunuz ve bir hayvana uydunuz. Kaldırı­lınca icabet ettiniz, öldürüldü kaçtınız, ahlakınız kırıcı, ahdiniz ayrılık, dininiz nifak ve suyunuz acı ve tatsız­dır.”[7]

İbn-i Ebil Hadid şöyle demektedir: Bu büyük insanın sözlerinin akışına bakınız: “Sizler bir devenin ordusu ol­dunuz, deve kaldırılınca geldiniz, boğazlanınca kaçtınız. Ahlakınız kötü, iradeniz nerede? Ahdiniz vefasızlıktır, dininiz nifaktır, suyunuz acı ve tatsızdır, ne dünyanız var ne de ahiretiniz. Sizlerin arasında bulunan kimse günahla­rının rehinidir, aranızdan giden kimse ise kurtuluşa er­miştir.”

Başka bir yerde ise Seyyid Razi’nin benzersiz olarak kabul ettiği şu sözleri, Talha ve Zübeyir’e hitaben söylemektedir: “Beni, Hi­caz’da tanıdınız Irak’ta inkar ettiniz, sana zahir olan o şeyden seni çeviren ne?”[8]

Sözün güzellik ve zerafetine bakınız. “Sizleri tanı­maktan çeviren şey nedir? Para mı, ev mi, bin at mı?”

Hitabenin heyecan verici güzelliklerinden söylemeye devam edelim. Hz. Ali (a.s) Muaviye’ye yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Orduma suyu kesme, onlar arasında yaşlı ve hasta olanlar var. Hepsinin suya ihtiyacı vardır.” Amr b. As Muaviye’ye: “Ali bizlere suyu kesmeme­mizi söylüyor.” Dediği zaman Muaviye ona şu cevabı verdi: “Bu bizim zafer bel­gemizdir ve Ali şuanda güçsüz düşmüştür.” Amr b. As, “Ali hakkında böyle deme,” dedi. Muaviye suyu kesti. Bunun üzerine Ali (a.s) bir plâtform üzerine çıkarak şöyle dedi: “Sizden savaş yemeğini istiyorlar. Yemekle­rini hazırlayın veya zilleti kabul edin ve toplumda son sı­ralarda yer alın, ya da dudaklarınızı Fırat suyu ile ıslat­madan önce oklarınızın ucunu bu soysuzların kanıyla su­varın, zira ölüm zillet dolu bir hayattan daha üstündür. İz­zet bayrağını göklerde dalgalandıran toprağa düşmüş er­lere selam olsun.”

Hz.Ali (a.s)’ın bu sözleri üzerine orada bulunanlar büyük bir heyecana kapıldılar, sonunda suyu ele geçirince de bazıları Muaviye’nin ordusuna suyun kesilmesini Hz (a.s)’a tek­lif ettiler. Hz. Ali onlara şu cevabı verdi: “Hayır, onların susayanı, yaşlısı ve hastası var, suyu kesmeyin.”

Tarihte eninde sonunda bir gün Müslümanlar harekete geçecektir. Onlar Kur’an’a tabidirler. Aşağılanmayı asla kabul etmezler. Çok geçmeden satırları kandan, beyanı çocuk ve yetimlerin feryadından ve bayrağı al kanlara boyanan gömlekten ortaya çıkacak olan bir hutbeyle düşmanın kökü kazılacaktır. Eğer gerici devletlerin baş­ları, gaflet uykusundan uyanmazsa La ilahe illallah diye feryat eden bir milyarı aşkın gayretli Müslümanın ayak­ları altında çiğnenmekten kurtulmazlar. Batıla, “Bir at koşumu olsun sizlere mühlet vermeyeceğim.” diyen İmam Hüse­yin (a.s) ve yetmiş iki ashabı gericileri de bugün veya yarın  gaflet uykusundan uyandıracaktır. Hüseyin (a.s) in­sanların ruhuna asla sönmeyecek bir ateş koymuştur. Ben bütün aziz misafirlerden, yüce düşünür­lerden, aziz halkımızdan, değerli öğrencilerden ve yazar­lardan Nehc’ul Belağa’ya daha fazla önem vermelerini rica ediyorum.  Mısır müftüsü Muhammed Abduh Nehc’ul Belağa’yı okuduğu zaman öylesine büyülendi ki bu kitabı oku­maktan büyülendi ve bu kitabın Mısır okullarında oku­tulmasını resmen istedi. Bu kitap insanlara siyaset ve azamet yolunu öğretmektedir. İnsanları doğru yola sevk etmektedir. Halkı yönetirken yöneticilerin halkın yü­re­ğine yerleşmelerini sağlamaktadır. Malik Eşter, Muhammed b. Ebi Bekir ve Osman b. Huneyf ile ko­nuşmakta ve ihanet eden valilerine şöyle demektedir: “Sen bana göre ayak bağından daha aşağılıksın, zira iha­net ettin.”

Zikar bölgesinde ise İbn-i Abbas’a şöyle hıtap etmektedir: “Benim gözümde sizlere yöneticilik etmek senin gözünde hiç bir değeri olmayan şu ayakkabıdan daha düşük­tür.Meğer  bir hakkı dirilteyim veya bir batılı ortadan yok edeyim.”

Halkı sınıflara ayırdığı bir konuşmasında da şöyle bu­yurmaktadır: “Bir grubu kapasitesiz kimselerdir, yöneti­ciliğe erince her türlü rezalet ve kötülükten çekinmezler. Bir grubu ise zahit görünümündedir ve bir makama eriş­mek için zühdünü bir tuzak gibi kullanmaktadır. Diğer bir grubu ise tüm himmetleri ve gayretleri ölünceye dek in­sanlara kılavuzluk etmeye çalışan çok değerli kimseler­dir.”

Dünyayı buğday kabuğundan daha aşağılık görünüz. Bunu evvela kendinizde uygulayınız. Daha sonra yöneti­ciliği kabul ediniz.

Hz. Ali başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Ben de saf bal ve buğday ekmeği ile yaşayabilirim. Ama ben böyle yaşarken şehrin diğer köşesinde karnını doyurmanın ne olduğunu  bil­meyen birinin var olması doğru değildir. Zor günlerde in­sanların dertleriyle dertlenmek gerekir.”

İşte bu bizim efendimiz ve mevlamız Ali (a.s)’dır. Allah’ım biz onun tozu olamayız, ama en azından yolun­daki tozları yüzümüze kondur. Allahım nuraniyetinin be­reketiyle kalbimizi hulus, ihlas, halka hizmet, bir milyar Müslümana ve iki üç milyar dünya mustaz’aflarına hiz­met için hazırla.

Beni böylesine güzel dinlediğiniz için hepinize teşek­kür ederim ve size verdiğim zahmet sebebiyle de affınıza sığınırım.

Allah’ın selamı Muhammed’e ve temiz Ehl-i Beyt’ine olsun. Amin

 

 

 

 


 


[1]- Nehc’ul Belağa 254. Hikmet

[2]- Nehc’ul-Belağa 16. Hutbe

[3]- Nehc’ul Belağa 21. Hutbe

[4]- Nahl suresi 128. ayet

[5]- Nehc’ul-Belağa 3. hutbe

[6]- Nehc’ul Belağa 3. hutbe

[7]- Nehc’ul Belağa 13. hutbe

[8]- Nehc’ul Belağa, 31. hutbe