|
KÜTÜPHANE
Yazan: Muhsin Kıraati |
||
İbÂdetNamaz bahsine girmeden önce "ibadet"in namazın ruhu olması nedeniyle kısaca ibadet ve Allah'a kulluktan biraz bahsedecek ve onun manası, felsefesi ve diğer çeşitli boyutları hakkında bazı açıklamalarda bulunmaya çalışacağız. NİÇİN İbadetİbadetin anlamı Allah'ın önünde azami tevazu göstermek, tevazuun doruk noktasına varmak ve saygıyla eğilmektir. Peygamberlerin varlığı ve bi'setleri (tekvin ve teşri alemi) duanın önemini vurgulamak için yeterli bir delildir. "Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım"[1] Bütün peygamberlerin davası ve risaletleri, halkı Allah'a tapınmaya davet etmek oluşmuştur: "Andolsun, biz her ümmete" Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının "(diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik."[2] Öyleyse kâinatın yaratılışı ve peygamberlerin bi'setinden amaç, Allah'a ibadettir. Allah Teala'nın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı ise açıktır. "Eğer küfre sapacak olursanız, artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve o, kulları için küfre rıza göstermez"[3] İbadetin faydası, yine ibadet eden şahsa döner; öğretmenden ders alan bir öğrencinin kendisine fayda sağlaması gibidir bu. İbadetİn köklerİİnsanı Allah'a tapınmaya ve ona kulluk etmeye iten (ya da itmesi gereken) maddeleri şöyle sıralayabiliriz: 1- ALLAH'IN AZAMETİ İnsan kendisini ilahi azamet ve celal karşısında görürse, elinde olmadan O'na karşı tevazu ve alçak gönüllülük duyar. Nitekim insan bir bilgin ve önemli bir şahsiyet karşısında kendisini küçük ve naçiz görür ve ona karşı saygı ve hürmet gösterir. 2- YOKSULLUK VE BAĞIMLILIK DUYGUSU İnsan tabiatıyla kendisini bir diğerine karşı muhtaç ve bağımlı gördüğü takdirde ona karşı tevazuda bulunur. Bizim varlığımız Allah Teala'nın iradesine bağlıdır ve biz her konuda O'na muhtacız. Bu acizlik ve ihtiyaç duygusu insanı Allah Teala'ya tapınmaya yöneltmektedir. Allah Teala en mükemmeldir ve tamamen müstağnidir. Bazı hadislerde şöyle geçer: "Eğer yoksulluk, hastalık ve ölüm olmasaydı bazı kimselerin Allah Teala'nın önünde eğilmesi imkânsızdı." 3- ALLAH'IN SAYISIZ NİMETLERİ İnsan, daima nimetlere kavuştuğunda Allah Teala'yı övmekte ve O'na kullukta bulunmaktadır. Allah Teala'nın sayısız nimetleri, Allah'a inanmak ve O'na ibadet etmek için en kuvvetli sebep olabilir. Masum imamların münacaatlarında insana (hatta doğumdan bile önce) Allah Teala'nın verdiği nimetler sayılmakta ve bu yöntemle giderek insanın Allah'a olan sevgisi dirilmekte ve böylece kul, Allah Teala'ya adua ve hacette bulunmaktadır. Allah Teala ise şöyle buyurmaktadır: "Ki O, kendilerini açlıktan (kurtarıp doyuran ve onları korkudan güvenliğe kavuşturandır."[4] 4- FITRAT Tapınma, insan varlığının bir parçası ve fıtri bir cazibedir. İnsanda fıtri olan bu tapınma ruhu bazen doğru bir çizgide olur ve insanı "Allah'a tapınma"ya götürür; ancak, bazen de cehalet gölgesinde inhirafa uğratarak taşa, ağaca, güneşe, ineğe, paraya, arabaya, kadına ve tağutlara tapınmaya götürür. Peygamberler, insanlarda tapınma duygusunu yaratmak için gönderilmiş değillerdir. Bilakis, onların biseti bu fıtri içgüdünün doğru yönde hidayeti içindir. Hz. Ali -s- şöyle buyurmuşlardır: "Allah Teala, Muhammed -sav-'ı hak olarak gönderdi, kullarını putperestlikten vazgeçirip Allah'a tapınmaya davet etsin diye."[5] Kur'andaki ibadetle ilgili çoğu ayetler, insanı ibadette birliğe davet eder. Çünkü insanda ibadetin ruhu mevcuttur. Her çocuğun yemeğe olan iştahı gibi, fakat hidayet edilmezse yemek yerine toprak yer ve bundan lezzet alır! Enbiyaların rehberliği olmazsa, bu çizgideki içgüdü sapar ve Allah yerine, kof va yalancı mabudlara tapılır. Şöyle ki hazreti Musa'nın kırk günlük gaybeti döneminde, Samırî'nin iğvasıyla, Samerî'lerin altın buzağıya tapınmaya başlamaları misali... İbadetİn rolüİbadet, hayatın tüm boyutlarının doğru ve Alah'ın rızasına göre yönlendirilmesi demektir. İşlere ilahi bir renk vermenin insanın hayatında önemli tesirleri vardır, şimdi bunlara kısaca değineceğiz: 1- Fanİ olanı bakİ Kılmak:İnsan ve onun tüm çabaları yok olmaya mahkümdür, fakat Allah rızası için yapılan ameller, Allah'a aittir, o rızık olarak kalır ve bâkidir. Bu hususta Kur'an şöyle buyurmaktadır: "Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz"[6] Ve yine! "O'nun cemalinden (zatından) başka her şey helâk olucudur:"[7] 2- MADDİYATIN MANEVİYATA DÖNÜŞÜ Eğer bütün işlerde hedef olarak Allah seçilmiş ve işlerde niyet, sebep ve yön olarak Allah rızası göz önünde tutulmuş ve O'na kulluk etmişse, (hatta maddi işlerde; yemek, seyehat, görüşme, günlük işler, ev işleri, tahsilat...vb. gibi) manevi bir görünüm kazanır. Aksine bazen en mukaddes işler maddi ve dünyevi hedef güdülerek yapıldığında değerden düşer. Birincisi azami faydayı sağlarken diğeri, en azami zararı meydana getirmektedir. fert ve toplumun yetiştirilmesiİbadet eden ve Allah'a iman eden ve O'na tapan bir kimse, heves ve isteklerden uzaklaşır, ırk, giyim, dil, yer ve şehirle övünmekten kaçınır. Allah'a karşı ünsiyet, ve O'na yürekten bağlanma ve O'nun azami kudreti ve kemali ve nimetlerine teşekkür anlamındaki ibadetin ferdi ve içtimai hayat ve düşünce üzerinde büyük rolü vardır. İbadet, "sırat-ı Mustakim"de hareket demektir. "Bana kulluk edin, doğru olan yol budur."[8] "Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin."[9] İbadet, hem ferdi olarak insanı, hevesler ve günahlar ve şeytanın köleliğinden kurtarıp tağutların, zalimlerin ve sömürgecilerin sultasından azada eder, hem de Allah'a tapan abid bir toplum meydana getirir. İkbal Lahuri'nin de dediği gibi: "İnsan, basiretsiz olduğundan kula kul oldu. Cevheri vardı elbet, ama Keykubatlara ve Cem Sultanlara adadı Kölelikte köpekten aşağıdır insan Köpeğe eğilen bir köpek görmedim hiç, inan!" İbadet hem bireyi yetiştirir, hem de toplumu. Toplumun bozulması, Allah'tan başkasına tapmak, O'ndan gayrısına kulluk etmek ve yönelmekten kaynaklanır. İbadetİn boyutlarıİslâm, kültüründe İbadet, namaz ve oruç örneklerinden çok daha öte bir mana taşır. Halkın da yararına olan tüm hayırlı işler ibadettir. İslamda ibadet sayılan işlerin bazılarına değinelim 1-İLÂHİ İŞLERDE DÜŞÜNCE İmam Sadık'tan -a- şöyle rivayet olunur! "İbadet çok namaz kılıp çokça oruç tutmak değil, bilâkis ilâhi emir üzerinde düşünmektir."[10] İnsanı Allah'a yaklaştıran ve Allah'ı tanıtan düşünce, ibadet kabül edilir. 2- İŞ VE MESLEK Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyurmaktadırlar! "İbadet yetmiş kısımdır, onlardan en iyisi helal rızık peşinde koşmaktır."[11] 3- İLİM ÖĞRENMEK İslâm peygamberi -sav- şöyle buyuruyorlar: "Evden ilim öğrenmek için çıkan ve onunla batılı kendisinden uzaklaştırıp kendisindeki sapmayı da hidayete dönüştüren kimse kırk yıl ibadet etmiş sayılır."[12] 4- HALKA HİZMET Çoğu rivayetlerde halka hizmet ve halkın sorunlarını çözme; birçok ibadetten ve müstahap hacc'dan üstün sayılmıştır. Sadi'nin de deyişiyle: "İbadet dediğin tespihle, seccade ve cübbeyle olmaz Halka hizmet, insanlara hizmettir ibadet". cİhanşumul adalet devletİPeygamber efendimiz -sav- şöyle buyurmuşlardır: "Mehdi'nin zuhuruyla birlikte bütün kâinatı kapsayacak olan kurtuluş ve felahı beklemek ibadettir."[13] Burada hz. Mehdi'nin -af- zuhurunu beklemenin manası adalet devletinin tahakkuku için çalışmak ve ortam hazırlamaktır. İşlere ilâhi bir renk ve görüntü vermek, onun değerini arttırır ve onları ibadet mertebesine çıkarır ve hatta ibadetten daha iyi yapar. Doğru niyet her madeni altın yapan bir iksir, Allah'a yaklaşma niyetiyle yapılan işler ibadet sayılır. Bu durum itibarıyla ibadetin boyutları ve numuneleri sayısızdır, hatta anne babaya karşı sevgi, alimin yüzüne bakmak, Kur'an ve Kâbe'ye ve adil rehbere ve mümin din kardeşlerine bakmak da bir ibadettir. Nasıl İbadet edelİm?İbadetin metodunu Kur'andan ve masum imamlardan öğrenmek gerekir, tıpkı her evin adresini ev sahibinden öğrendiğimiz gibi... Kur'anın ayetleri ve masumların hadisleri, en iyi ibadetin ne olduğunu ve vasıflarını bildirmişlerdir. Öyleyse din evliyalarının bu konudaki sözlerine bir göz atalım: 1- BİLİNÇLİ İBADET Bu konudaki hadis şöyledir: "Alimin iki rekat namazı, cahilin Kâbe'de kıldığı yetmiş rekât namazdan hayırlıdır."[14] Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyuruyorlar: "Namazın, akıl, bilinç, ve basiretle kılınan kısmı kabul edilir."[15] Diğer bir hadis de şöyle der: "Akıl ve şuurla ibadet etmeyen abid, değirmen eşeğine benzer; hareket ettiği halde ilerleyemez ve yerinde sayar."[16] Basiretle kılınan namaz; insanın ne dediğini ve ne yaptığını anlaması; kiminle konuştuğunu bilmesidir, kişinin gönül huzuruyla ve bütün kalbiyle Allah'a yöneldiği namazdır." Peygamber Efendimiz -sav- buyururlar ki: "Bilinçle kılınan iki rekât namaz gafletle kılınan gece namazlarından yeğdir.[17] Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur: "Sarhoşken namaz kılmayın, çünkü namazda ne söylediğinizi bilmelisiniz."[18] İmam Sadık -a- şöyle buyururlar: "İki rekât namaz kılan ve kiminle konuştuğunu ve ne söylediğini bilen kimsenin günahları bağışlanır."[19] 2- AŞIKÂNE İBADET ETMELİYİZ Hasta bir kimsenin yemeklerden tad alamayışı gibi, gönülden bir istekle ibadet etmeyen kimse de bu ibadetten hiç bir zevk alamaz. İbadet halsizlik, yorgunluk ve bezginlikle değil; sevgiyle, aşkla ve neşeyle ve iştiyakla yapılmalıdır. İbadette neşe, aşık kalpler için ayrıcalıktır. Bunu da marifet ve imanla meydana getirebiliriz. Zorla kendinize yüklediğiniz ibadet sonuç vermez. İmam Sadık -a- şöyle buyurmuşlardır: "İbadeti kendinize yüklemeyiniz."[20] Sevgili ve değerli bir şahsiyeti görmek için nasıl şevk ve sevgiyle doluyorsak, Allah Teala'nın huzuruna çıkmak ve onun dergâhında ibadet edebilmek için de sevgi ve iştiyak dolu bir kalp taşımalıyız. Din evliyaları ve masumlar -s- Allah'ın huzuruna çıkacakları anı iple çekiyorlardı. İnsanı hayretler içinde bırakan bir aşkla namaz kılıyor ve ibadet ediyorlardı. (Bunun örneklerine ilerde değineceğiz.) 3- İBADETTE İHLAS İhlasın cevheri, ibadetlere itibar ve değer verir. Halis, Allah rızası için yapılmayan ve riya, nifak, şöhretperestlik ve aldatıcılıklar içeren ibadetin bir değiri yoktur ve Allah nezdinde de kabül görmez. Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.[21] İmam Rıza -s- şöyle buyurmaktadırlar: "Bir kimse yaptığı ibadet yoluyla toplumda kendini göstermek ve meşhur etmek istiyorsa, onun dinine itibar etmeyin."[22] Böyle şahıslar, halka dinden tuzaklar kurarlar. İhlâsı olmayan bir ibadet cansız cisim ve ruhsuz beden gibidir. Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle: "Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru din budur."[23] hÂşİ olarak (hûşu'İle) İbadet etmekHûşu, Allah Teala'ya karşı manevi bir ilgi ve Allah Teala'nın azametine karşı takınılan tavırdır. Allah Teala'ya tapınma Allah'ın azametini hissedecek dopdolu bir maneviyat gerektirir ve onun karşısında kendisinin ne kadar küçük ve muhtaç olduğunu hisseder. Kur'an-ı Kerim kurtulmuş müminleri vasfederken, "namazda huşu"yu beyan eder: "Onlar namazlarında huşu içinde olanlardır."[24] Bu kalbî huşu, ibadet ehli kimselerin varlığını baştan başa sarmalıdır. O'nu elde etmenin yolu, insanın namazda Allah'ı sanki görüyormuşcasına namazını eda etmesi ve Allah'ın kudreti karşısında küçük ve zelil olduğunu hissetmesidir. Bir hadis de şöyle buyrulur: "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet et."[25] Diğer bir hadiste şöyle geçmektedir: "Namazı sanki sizin son namazınız ve dünyayla son görüşmenizmiş gibi ve vaktinde kılın."[26] 5- GİZLİCE İBADET İnsan, şeytanın tuzaklarından mâsun olmadığı için ibadetleri kibir, riya ve gösteriş yoluyla hiç olur gider. Bu âfeti yenmenin yolu gizli ibadettir. Resul-ü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuşlardır. "Gizli yapılan ibadetin sevabı daha çoktur."[27] Tabii ki bu durum İslâm'ın aleni yapılması yolunda (cemaat namazı, cuma namazı, Hacc gibi...) emir vermediği ibadetler için geçerlidir sadece. Çünkü namazın cemaatle ve camide kılınması, evde yalnız olarak kılınmasından iyidir. Gizli ibadet etmek çoğu zaman riyayı ve ibadetlerin bozulmasını önler. İbadetİn Afetİİnsanın yeminli kadim düşmanı şeytan, daima insana tuzak kurmada, onun ibadetlerini tebah etmek ve sonuçsuz bırakmak için pusuda yatmaktadır. Şeytanın, ibadetleri fasid ve tebah etmek için başvurduğu yollar şunlardır: 1- RİYA Allah rızasını gözetmeyen, sadece halkın dikkatlerini üzerinde toplamak veya bir makama ve şöhrete erişmek için ibadet eden kimsenin ibadetleri heder olur ve şahıs, şeytanın tuzağına düşer. İbadette fesatçılık şeytan aracılığıyla oluşur, hatta ibadetten önce gelir ve insanın niyetinde ortaya çıkar ve ibadeti "Allah rızası için" olmaktan alıkoyar. 2- KİBİR Şeytan insanı, ibadet sırasında kendini beğenmeğe ve yaptığı ibadetleri önemsemeğe teşvik eder, yapılan iş Allah'ın adıyla ve Allah Teala'nın rızası için başlanmış olsa dahi, şeytan yolun yarısında onu tebah ve insanı kendi gururuna müptela kılar.
3- GÜNAH Şüphesiz, günahlar ibadetin iyi tesirlerini yok ederler. Çiftlik ve bağında aylarca zahmet çeken ve semeresini toplamak isteyen çiftçinin nasıl ki bir gafleti yüzünden harmanda ortaya çıkan yangın ve tutuşan ateş, bütün çektiği zahmetleri heder ederse günahlar da bizim amel ve ibadet harmanımızın ateşidirler; ki onları yakıp küle çevirirler. Sonuçta: Şeytan, şeffaf ve berrak suyun insanın can kadehine girişini önler veya bu kadehin doluşundan sonra onu bozar ve fasid eder veya kadehi suyun altından çekerek suları heder eder. İmam Seccad -a- Mekarim-ul Ahlâk duasında Allah Teala'ya şöyle dua etmektedir: "Allah'ım! Beni kendi kulun kıl, fakat ibadetimi kibirle bozma! Beni aziz et fakat tekebbüre müptelâ kılma!" Sadaka da bir çeşit mali ibadettir, Kur'an-ı Kerim'in de deyişiyle: "Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın."[28] Fidanı dikmek insanın fazla vaktini almaz, fakat onu meyve verecek çağa getirmek ve onu sağlam olarak büyütmek, onu afetlerden korumak zordur. Bazen günahlar ve hoş görülmeyen maneviyatımız, tüm iyiliklerimizi bir kalemde yok edebilir. Bu konu hakkında bir hadis şöyle demektedir: "Hasedin iyi amelleri yok etmesi, ateşin odunları yakıp yok etmesi gibidir."[29] Rivayetlerde şöyle bir hikaye anlatılır: Mağrur bir âbid ve günahkâr bir fasık her ikisi camiye girdiler, tövbe edip pişman olan fasık değişti ve salih bir mümin oldu, fakat abid gururundan dolayı fasık bir hale geldi.[30] İbadetle mağrur olmayalımİbadetin en büyük afetlerinden biri, "gurur" ve kibirdir. Ona nasıl bulaşılmaz veya onu nasıl tedavi edebiliriz? Namazı ve diğer ibadetleri bozan ve yok eden bu afeti önlemek ve tedavi etmenin yolları aşağıda zikredilmiştir: 1- GERÇEK BİR İBADET Mİ YAPIYORUZ? Bazen insan Allah'a ibadet etmekle meşgul zanneder kendini. Oysa, o yoldan sapmış ve yaptığı işlere olduğundan fazla değer vermiştir ve "cehl-i mürekkep"de -tam bir cehalet içerisinde- yok olmuştur. Bazen kötü işler, insanın nazarında "doğru iş" olarak görünür ve iblis de bu zeminede faaldir. Kur'an-ı Kerim'de "Kötü ameller süslemek" konusu birkaç ayette geçer! "Kötü olarak yapıp ettikleri kendisine çekici -süslü kılınıp da onu güzel gören mi (Allah katında kabül görecek)?[31] "Onlar ki, dünya hayatında bütün çaba harcamaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar."[32] "Yaptıklarının kötülüğü kendilerine "çekici ve süslü" gösterilmiştir."[33] 2- İBADETİN KABÜL ŞARTLARI İbadetin kabülünün şartları ve nişaneleri bahsinde de okuyacağımız gibi, namaz ve diğer ibadetler, kabul edildikleri oranda değerlidirler. Allah-u Teala takva ehli ve layık kullarının ibadetlerini, infak ve sadakalarını kabül eder. İbadetlerinin kabulünden emin olmayan insan, neden onunla mağrur olsun? 3-İBADETLERİMİZİ BOZULMADAN KORUYABİLMİŞ MİYİZ Bazı günahlar vardır ki namaz ve insanın bir ömür yaptığı ibadetleri batıl ve heder eder ve fertler amel pazarından eli boş geri dönerler. Namaz ve diğer ibadetlerimiz bazı günahlarla iç içeyken, onlara güvenmek ne derece doğrudur? "İşte bunların, ahirette kendileri için, ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur"[34] "Onların yapmakta oldukları her işin önüne geçtik, böylece ona savurulmuş toz zerrelere kılıverdik."[35] 4- HÜSN-Ü AKİBETİMİZ OLACAK MI? Kötü bir akibet ve sona uğrayan insanlar çoktur. Allah evliyalarının Allah'tan sürekli istedikleri büyük nimetlerden biri hüsn-ü akibet ve hayırlı bir akibet idi. Hz. Yusuf Allah'tan şu istekte bulunmuştur: "Müslüman olarak benim hayatıma son ver."[36] Kur'an-ı Kerim bir ayette şöyle buyurur: "Bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür."[37] "Sırat-ı Mustakiym"e hidayet isteği bu yolun devamı için duadır, Kur'an-ı Kerim birçok yerde iyi akibetin takva ehline ait olduğunu bildiriyor! "En güzel sonuç mattakiler içindir?"[38] Değil mi ki şeytan o denli ibadetiyle Allah'ın huzurundan kovuldu? Ömürlerini namaz ve ibadetle geçiren birçok kimse kötü bir ruhi ve ameli vaziyet üzere sapmamış ve dünyadan göçmemişler midir? Öyleyse insanlar şimdiki durumlarına bakıp mağrur olmasınlar! 5- NİMETLERLE İBARETLERİN MUKAYESESİ Bizim sahip olduğumuz her şey Allah'tandır. Sağlık, uzuvlar, imkânlar ve rızık... hepsi Allah'ın lütufundandır. İbadet etme muvaffakiyeti de yine Allah'tandır. Baştan ayağa, onun nimetlerine boğulmuş durumdayız, bizi davet ediyor, yol gösterici gönderiyor, teşvik ediyor, vesile veriyor, hangi mekân ve zamanda, şartlar ve yaş durumunda olursak olalım bizi huzuruna kabül ediyor, bizi huzuruna çağırmaktan yorulmuyor, bize ziyafette kusur etmiyor, naçiz ibadetlerimizi de kabül ediyor ve emellerimizi satın alıp, ayıplarımızı örtüyor, yüzlerce lütuf ve nimetler veriyor... Acaba bizim ibadetlerimiz O'nun iyilikleri karşısında mukayese edilebilir mi? 6- GAFLET VE İBADETLERİMİZİN MUKAYESESİ Acaba günah ve gafletlerimiz mi daha çoktur, yoksa ibadetimiz mi? Kur'an-ı Kerim bir çok yerde şöyle buyurur: "Şu halde, siz nereye kaçıp gidiyorsunuz?"[39] Bizim namaz ve ibadetlerimiz gaflet anlarımızı, itaatsizliğimizi, ihmalkârlığımızı, kusurumuzu ve pervasızlığımızı nasıl telafi eder? İmam Seccad -s-bir duasında şöyle der! "Allah'ım! Ben bu kadar senin vaciplerinden gafil, hudutlarını aşmış ve hürmetlerini saymamış bir halde nafile ve müstahaplarla sana nasıl ulaşayım?[40] 7- NİYAZ VE İBADETLERİMİZİN MUKAYESESİ İbadetlerimiz ahiret yolumuzun azığıdırlar. Zor ve uzun bir yol var önümüzde. Acaba bu ibadetler bu kadar uzun bir yolda bizim ihtiyacımızı giderebilecek midir? Hz. Alinin -s- şu sızlayışı asla unutulmamalıdır: "Ah... azığın azlığından ve yolun uzunluğundan..." Biz dünyadan çok; mezarda, berzahda, mahşer ve ahirette Allah'a ve onun bağışlarına muhtacız. Acaba bu ibadetler ilerdeki ihtiyaçlarımızı temin edecek midir? Ebuderdâ şöyle demektedir: "Camide Peygamber efendimiz, Bedir ehli ve cennet ehli hakkında konuşma yapmaktaydı. Ben dedim ki: Hz. Ali'nin -a- ibadeti ve dindarlığı herkesten daha fazladır. Bu sözüm diğerlerine ağır geldi ve ben kendi şahit olduğum bir olayı onlara anlattım: "Bir gece hz. Ali'nin hurmalıkta saklandığını gördüm. Takibettim, fakat gözden kaçırdım. Evine gittiğini düşündüm. Fakat... Tam bu sırada onun iniltisini duydum, şöyle diyordu "Allah'ım!... Benim unuttuğum ve senin, hesabıma yazdığın günahtan yakınırım sana!.. Yakan ateşten ve..." o kadar ağladı ki oracıkta bayıldı ve hareketsiz kaldı. Bir an öldüğünü sandım. Hz. Zehra'nın -s- evine vardım ve haber verdim, şöyle buyurdular: "Bu Ali'nin -s- Allah korkusundan dolayı başına gelen bir durumdur. "Daha sonra biraz su getirdik ve hz. Ali'yi -s- ayılttık, ben de ağlıyordum. Kendine geldiğinde şöyle dedi! "Ey Ebu derda! Beni kıyamet gününde Allah'ın hesaba çekmesi ve günahkârların Allah'ın azabından emin olmaları şeklinde görmektesin.[41] 8- ALLAH'IN EVLİYALARININ İBADETİYLE MUKAYESİ Bizim ibadetlerimizi Evliyaullah'ın ibadetiyle kıyasladığımızda gerçekten çok azdır. Bununla birlikte onlar masum idiler; ibadette, duada, ve kullukta kendi çağları ve bütün asırların seçkinlerinden sayılıyorlardı. Allah Teala'ya karşı sevgileri çoktu. O'nun dergâhında kullukta bulunuyorlardı. Biz baştan başa eksik, aciz ve muhtacız, onun için daha çok ibadet etmeliyiz. Allah evliyalarıyla aşina olmamız ve onların ibadetlerine karşı alâka göstermemiz bizi namaz ve dualarımızla övünmekten alıkoyar. Şimdi bunlardan birkaçına değineceğiz: 1- Peygamber efendimiz -sav- çok ibadet ederdi, ve ibadet ederken de güçlük çekerdi, sonunda Allah Teala'dan şöyle bir ayet nazil oldu: "Biz sana bu Kur'an-ı güçlük çekmen için indirmedik."[42] 2- İmam Mücteba -s- şöyle buyururlar: "Dünyada Fatıma'dan -s- çok ibadet eden yoktu. Ayakta o kadar çok dururlardı ki mübarek ayakları şişerdi." 3- İmam Bakır -s- buyururlar ki: "İmam Zeyn-ül Abidin -s- gece ve gündüz bin rekât namaz kılarlardı, Emir-el mümininin -s- yaptığı gibi, onun da beşyüz tane hurma fidanı vardı ki her hurma fidanı için iki rekât namaz kılarlardı."[43] 4- İmam Bakır -s- şöyle buyurmaktadırlar: "İçeri girdiğimde babamı ayakları şişmiş, rengi değişmiş, gözleri şişmiş, bir halde gördüm, alnında secde izi vardı. Ağlamaya koyuldum, benim geldiğimi anlayınca "şu yazıyı getir!" dedi. O yazıdan, hz. Ali -s-ın ibadetlerinden bana biraz okuduktan sonra yazıyı bir kenara koyup şöyle dedi: "Hiç kimse Ali -s- kadar ibadet edemez."[44] 5- İmam Kâzım -s- zindanda sabahtan öğleye kadar vaktini bir secdede geçirirdi, göğsünü öylesine yere yapıştırırdı ki sanki yere düşmüş bir parça eşya idi.[45] batıl İbadetlerSadece yaratıcı Allah'a ibadet, itaat ve kulluk edilmelidir, eşya, insan ve diğer yaratıklara yapılan ibadet batıldır. Bu yakışıksız ibadetler, daha çok cehaletten kaynaklanır ve peygamberlerin hidayetinden uzaklaşmaktan doğar. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de bu tür yakışıksız ve batıl ibadetlere değinmiş, onların delili olmayan boş şeyler olduğunu, deliller getirerek reddetmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir: "İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise, daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, hiç tartışmasız bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi:"[46] "Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıklarıa "boşa çıkıp bozulur."[47] "Siz yalnızca Allah'tan başka bir takım putlara tapmakta ve birtakım yalanlar uydurmaktasınız. Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz."[48] "Dedi ki: "Size yarara da zarara da güç yetirmeyen Allah'tan başka şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir."[49] "Allah'tan başka kaptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru sözlüler iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler."[50] "Deki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."[51] "Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkâr edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler".[52] "Onlar, Allah'ı bırakıp da (Allah'ın) kendisine ispatlayıcı bir delil indirmediği ve haklarında kendilerinin (hiç bir) bilgileri olmayan şeylere tapmaktadırlar. Zulme sapanlar için hiç bir yardımcı yoktur.[53] Allah'tan başka, hiçbir şey ve hiç bir kimse tapınmaya layık değildir. Zira bu batıl mabutlar, ya insanın zihninde kurduğu mücessem olmayan varlıklardır veya güçsüz ve tesirsiz yaratıklardır ve eğer ellerinden bir iş geliyorsa mahdut, geçici ve minnetle, hevesle ve tahkirlerle doludur. Her üç halde de, insanın kulluk zincirini boynuna asmaya layık değildirler. İnsan Allah'a karşı gelmek pahasına hiç bir mahluka itaat etmemeli, ondan emir almamalı ve ona tapmamalıdır. İmam Cevad -s- şöyle buyuruyorlar! "Her kes taptığı kimsenin sözünü dinler."[54] "Öyleyse sözü söyleyen hak diyorsa Hak kuluyuz ve eğer batıl diyorsa batıla tapmışız demektir. İmam Sadık -s- bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: "Her kim mahluka itaat etmiş ve Halık'a karşı gelmişse o, mahluka tapmaktadır."[55] Bu durumda batıl ibadet sadece taşa, ağaca, güneşe, yıldıza münhasır değildir. İlahî olmayan bir düşünce, söz, kudret ve egemenliğe eğilmek de batıl ibadetler arasına girer. Hatta ilâhi olmayan kültürü kabül etmek de batıl ibadetlerden sayılır. İbadet değil kulluk etmekTeslimiyet ve can-ı gönülden olmayan itaat ve tapınmanın hiç bir değeri yoktur. "Kul", Allah Teala'nın emri karşısında kayıtsız şartsız, tam bir teslimiyet göstermelidir, Allah'ın dini ve ilâhi ferman karşısında şahsi istek ve zevklerini bir kenara itmeli, diğerlerinin iğnelemelerine ve zevklerine, insanların iyi ve kötü değerlendirmelerine aldırmamalıdır. İbadetin felsefi yani kulluk işte bu kayıtsız şartsız ve tam bir teslimiyettir. İblis, o denli fazla ibadet geçmişine rağmen, kulluk ruhu taşımadığından ilâhi ferman karşısında, Âdem'e secde etmemiş ve kovulmuştur. İstikbarın kökeni ve halkın peygammerlerin davetinden yüz çevirmesinin nedeni kulluk ve teslimiyet ruhu taşımamaları ve kendi isteklerine uymalarıdır. Kur'an-ı Kerim şöyle buyururlar: "Demek, size ne zaman bir peygamber nefsinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?"[56] Bir başka yerinde de şöyle geçmektedir: "Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı bulmaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar."[57] Öyleyse ibadet kulluktan, teslimiyetten ve Allah'ın rızasından kaynaklanıyorsa değerlidir. İbadet Allah'ın kulluk etmek demektir, kendisinin kulu olmak, heves ve arzularına uymak değil. Ne zaman sadr-ı İslâm müslümanlarına cihad hükmü çıksa içlerinden bir grup şöyle diyorlardı: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?"[58] Kıblenin değişmesi; Beyt-ül Mukaddes yerine Kâbe'nin kabülü olayında sözde müslümanlardan bir kısmı itiraz etti. Kur'an-ı Kerim buna şöyle cevap vermiştir: "Senin üzerinde bulunduğun (yönü Kâbe'yi) kıble yapmamız, peygambere uyanları, iki topuğu üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir."[59] İbrahim ve İsmail -as- hikâyesinde tam anlamıyla teslimiyet ve kulluk numunesini görmekteyiz, hem baba Allah'ın emrine tam bir itaat gösteriyor, oğlunu kurbangâha götürüyor ve bıçağı boğazına dayıyor. Hem İsmail diyor ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap."[60] İbrahim -as- itaatkâr ve teslim bir kul örneğidir, hem oğlunu kurban etmesinde, hem Hacer ve İsmail'i Mekke'nin o kurak çölünde salıvermesinde, hem de Nemrutların yaktığı ateşe kendini atmasında... İbadet süreklİ olmalıdırSebat ve süreklilik her işte olduğu gibi ibadette de gereklidir. İslâm görüşüne göre, küçük ve az fakat sürekli yapılan ibadet; devamsız, büyük ve iyi sayılan bir amelden değerlidir. Kur'an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurur: "O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol."[61] Resul-ü Ekrem -sav- dan şöyle naklonulur; "İbadette gevşeklik göstermek, bazen yapıp bazen terketmek ibadetin afetidir."[62] Bu mazmunda birçok hadis vardır ki bunlardan bazısı şöyledir: "Allah'ın indinde en sevilir işlerden biri, az dahi olsa o işin devam bulmasıdır."[63] Yine tavsiye edilmiştir" Başlattığınız her işi en az bir yıl sürdürün." Öyleyse ibadetin sürekli olması ve insanda tapınma ruhunun bulunması çok önemlidir. İnsanın bazen ibadet, dua ve camiye karşı büyük bir ilgi duyması ve bir müddet sonra da onu tamamen bırakması ve ibadete yabancılaşması yanlıştır. İbadet etme fırsatıHayattaki fırsatlar ve ömrün sermayesi insanın elinden gidicidir, geçip giden bulutlar gibi yaşantımızın üzerinden geçer giderler. Bu durumda uyanık olmalı ve bu geçitten en iyi şekilde faydalanmalı ve Allah'a kulluk etmeliyiz. Hz. Ali -s- şöyle buyurmuşlardır: "Gece gündüz Senin için çalıyıyorlarsa Sen de onlar için çalış, Senden alıyorlarsa Sen de onlardan al." Gerçekten de böyle değil midir? Ömrümüzü veriyoruz ve bu sermayeden gece gündüz harcıyoruz, elimize ne geçiyor? Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyururlar: "Dünya bir lahza ve bir saatten çok değildir, onu Allah'a ittat yolunda kullanınız." İbadet imkânı az bir ortamda bulunuyor isek çalışıp o artamı değiştirmeli, hür muhitlere gitmeli ve Allah'a tapmalıyız, zamanın ve mekanın darlığı Allah'a tapmaktan uzaklaşmaya bahane teşkil etmez. "Ey iman etmekte olan kullarım, hiç şüphesiz benim arzım geniştir; artık yalnızca bana ibadet edin."[64] İbadetİn zorluklarına tahammül etmekAllaha tapınma yolunun; tağutların halkın dikkatini Allah'tan başka yana çevirmeleri, dinsizlerin dindarla alay etmeleri, şeytan ve nefsin insanı ibadet etmekten alıkoymaya çalışması ve her türlü önleme girişimleri gibi zorlukları da vardır. Peygamber efendimizi -sav- Kâbe'de namaz sırasında eziyet etmiyorlar mıydı? Mücahid müslümanlar Allah'a taptıklarından dolayı tağutların işkenceleri altında can vermiyorlar mıydı? Bilal Habeşi'ler tek olan Allah'ın yolunda kırbaçlanmadılar mı? Allah'ın erleri durum ne olursa olsun Allah'tan ve Allah'a tapınmaktan çekinmemiş ve onun dinini icra etmekten geri kalmamışlardır. Hz. Zeyneb (selamullah âleyha) o kadar musibet ve şehadetleri gördüğü halde Kufe'den Şam'a kadar olan yolculuğunda gece namazlarını terketmemiş, hatta takatleri kesilince oturarak kılmışlardır. Ümmetin imamı -ra- ömrünün son gecesinde dahi hastahanede müstahap namazlarını bırakmamışlardır. Hak yolunun kendine mahsus zorlukları vardır ki onlara canla başla katlanmak gerekir; horlanmak, alaya alınmaktan ve düşmanlık görmekten korkmamalıdır. Hz. Ali -s- şöyle buyurmaktadırlar: "Hak yolunda, fert azlığından dolayı korkuya kapılmayınız."[65] Bazen alışveriş veya yemek veya herhangi bir eşyanın otobüsten düşmesinden dolayı otobüsü ısrarla durduruyoruz da namaz kılmak için otobüsü durdurma cesaretini gösteremiyoruz! İbadetİmİzİ genİşletmelİyİzAllah'a inanan mümin bir kimse ibadet etme kültürünü yaymalı, sadece namaz ve diğer ibadetlerle yetinmemeli, başkalarını da Allah'a ve ona tapınmaya çağırmalıdır. Her müminin vazifesi Hakkında tavsiye ve tebliğ etmektir, Allah Teala iman ve salih amelden sonra insanların Hakka ve sabra davet etmiştir. "Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka."[66] Eğer on sigara tiryakisi bir muhite girerse az bir müddet zarfında çok sayıda insanı dumana boğarlar, birkaç bozuk insan da bir muhit veya şehri bozabilmektedir. Namaz ve ibadet ehli de halkı neden Allah Teala'ya çağırmasın ve ortamı ve muhiti Allah Teala'ya tapınma mahalli kılmasınlar? Evde, mahallede, okulda, idarede, şehir ve köylerde bütün gücümüzle ilâhi hedefimizi yayma fikrini taşımalı ve bu yolda her türlü imkanı kullanmalıyız. Bülüğ ve onun şartlarıİbadetin önemine ve onun efetine değindikten sonra, ibadet eden şahsın hangi şartlara uyması gerektiğine bakalım? "Büluğ insanın önemli imtiyazlarından biridir. İnsan bu çağda Allah'ın lütfuna mazhar olma ve onun tarafından görevlendirilme ve yeryüzünde Allah'ın emanet darı olma liyaketini taşır. Bu merhalede seçme özelliği taşıdığından insanın gurur kaynağı sayılır ve insan bu merhaleye eriştiğinde bunu kutlamalıdır. Alimlerden biri kendi büluğ yıldönümünü kutluyordu ve şöyle diyordu. Mesûliyeti kabul etme ve ilâhi görevi yerine getirme liyakatini bu günde buldum. Halk cumhurbaşkanlığına veya meclis adaylığına veya bakanlığına seçilen kimseyi tebrik eder, çünkü halkın mesuliyetini yüklenmektedirler. Büluğa erdiği ve Allah tarafından mesuliyeti kabül ettiği gün de uğurlu ve "kutlu bir gün" durumundadır. Burada kısaca büluğa ermenin şartlarına değineceğiz: 1- BÜLUĞ Erkek çocukları onbeş, kız çocuklarıysa dokuz yaşını durduklarında büluğa ererler. Bu yaşlardan önce de büluğa erebilirler.[67] Bu büluğdan başka ibadi ve mesûliyet büluğu: vacipleri yapma ve haramlardan sakınma gibi insan için gerekli olan, daha farklı büluğlar da mevcuttur. "Siyasi büluğ" fikri olgunlaşma ve toplum siyaseti denilen meseleyi anlama ve doğru gikir çizgisine sahip olma, layık rehberlere itaat demektir. Kerbela'da şehid edilen imam Mücteba'nın -s- oğlu Kasım, masum olan amcasına şöyle diyordu! Hükûmet Yezid gibi bir tağutun elinde olursa, onunla mücadele ölüm, benim görüşüme göre baldan daha da şirindir. Bu onun olgunluğunu ve siyasi büluğunu gösteriyor. "İktisadi büluğ" insanın; kendisinin ve başkalarının mal varlığından doğru bir şekilde yararlanması ve gerekli olgunluğa ulaşması demektir. Kuran-ı Kerim şöyle buyurur: "Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin."[68] "İzdivaç büluğu" kız ve erkeğin büluğ çağına ermesi aynı zamanda hayatını idare etme ve mesuliyetleri kabullenme çağıdır da. Çünkü burada cinsel ve kanuni büluğ olduğunu söylemiştik. Fakat bu, bâliğ olmayan fertlerin tamamen serbest bırakıldıkları anlamına gelmez. Kuran-ı Kerim de büluğ olmayan fertlere hitabederken onlara emir verir: "Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) üçü sizin mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[69] Hz. Lokman -s- da oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur: "Ey oğlum, dosdoğru namazı kıl, ma'ruf olanı emret, münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetlere) karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir."[70] İkincisi; dini mesuliyetleri yerine getirebilmenin şartlarından biri her ne kadar buluğ çağına ermekse de, ebeveyn, yeni gelişmekte olan çocukların büluğdan evvel dini merasim ve sünnetlerle, özellikle namaz ve oruçla aşine kılmalı ve bunları terketmeleri halinde cezalandırmalıdırlar. Üçüncüsü; hukukî irtibatlarda da büluğ çağına ermek şarttır, fakat baliğ olmayan bir çocuk halkın malına zarar verirse, bu zararı karşılamak ebeveynine düşer; çünkü kulun hesabı Allah'ın hesabından tamamen ayrıdır. Dördüncüsü; büluğ çağından önce de, yani gelişme çağındaki çocuklar, iyi amellerine karşılık ödüllendirilmeli, hatalı davranışlarda bulunduklarında veya kötü ve çirkin iş gördüklerinde ise azarlanmalı ve tenbih edilmelidirler. 2-GÜÇ Güç ve kudret şer'i vazifelerin şartlarındandır. Güçsüz bir kimse şeriatte mesul değildir, herkesin kendi güç ve kudretine veya yapabilmek gücüne göre ondan iş yapması beklenilir. İlahi vazifede de bu kudret mahdudiyetine riayet edilmiştir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır. "Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiniz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine de vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz."[71] Ve yine şöyle buyrulmaktadır: "Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir."[72] Hatta zor ve güçlüklerle dolu olan cihad konusunda da kör, topal, hasta ve güçsüz olan kimselere cihad farz olunmamıştır. "Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de sırt çevirirse, onu acıklı bir azap ile azaplandırır."[73] 3- Seçme hakkı Bir kimsenin, günaha zorla sürüklenmesi veya zorla vazifesini yapmasına mani olunması durumunda o kimseye ceza uygulanmaz. Yani şeriatte seçme hakkı ve özgürlük bir işin yerine getirilmesi için şarttır. Zorla ve mecbur edilerek yapılan bir işte mesele apayrı bir şekil kazanır. Tağutun; müslümanların hacca gitmesine mani olması veya açlıktan ölmek üzere olan bir kimsenin murdar yemekten başka çaresi kalmaması... gibi. 4- AKIL Akıl ve şuur, insanın fazilet ve baliğ olmasının ölçüsüdür. İnsanın muaheze etmesi, hesap ve kitabı, hep akıl temeline dayanır. Binaenaleyh akıldan yoksun olanlar için mesuliyet ve onun getirdiği cezâ ve mükâfaat sözkonusu değildir. Bazı rivayetlerde gerçek kulluğun akılla yürümek olduğu ve ilk mahlukun da akıl olduğu bildirilmiştir. Hadis kitaplarında akıl bahsi diğer bahislerden önemli tutulmuştur.[74] İslâmda aklı zayıflatıcı araçlar yasaklanmış (alkollü içkiler gibi) aklı ve idraki arttırıcı, her türlü faaliyet teşvik edilmiştir (öğretim, öğrenme, mütalâa, yolculuk, meşveret ve benzeri...) İBADETİN DOĞRULUK ŞARTLARIİbadetin değeri onun doğru ve dürüst olmasıyladır ki bu da iki önemli unsura bağlıdır: 1- Hedefin doğruluğu 2- İbadet şeklinin doğruluğu "Hedef"in doğruluğu, ibadette insanın görevini yerine getirme ve ilâhî rızayı kazanma bilinci taşımasıdır. Bundan dolayı; riya ile yapılan ibadet veya şöhret elde etmek ve halkın sevgisini kazanmak veya Allah'tan başkasının övgüsünü kazanmak için ibadet yapmak şirktir. Eğer insanın hedefi Allah'ın rızasını kazanmak ise, fakat halk da ister istemez bunun farkına varırsa, bunun sakıncası yoktur.[75] İbadette riya, haram olduğu kadar, onun batıl olmasına da neden olur. Niyetin Allah'tan başkası için olmamasına çok özen gösterilmesi gerekir. Amelde ihlas konusunda İmam Sadık -as- şöyle buyurmuşlardır: "Doğru amel, Allah'tan başkasından kesinlikle övgü ve sena beklenilmemesidir." İhlasın tesirleri konusunda, Allah Resulu -sav- rivayet olunmuştur ki: "Kırk gün tam olarak Allah rızası için iş gören kimsenin ruh ve canından ilim ve hikmet akar ve dilinden cari olur. İhlas öylesine bir üniversitedir ki kırk gün içinde tam bir bilge ve âlim mezun eder. "İşin şekli"ne gelince: Allah'ın istediği tarzda ve şekilde ve İslâm mektebine uygun olarak yapılan ibadet doğrudur, şahsi zevkler veya sapık yöntemlerle yapılmamalıdır. Resul-ü Ekrem -sav- efendimiz şöyle buyurmaktadırlar: "Sünnet ve destura uygun yapılan ameller, söylenen sözler ve edilen niyyetler değer kazanır ancak."[76] Öyleyse ibadetin şeklini din evliyalarından öğrenmemiz gerekir. Hz. İbrahim -as- Allah Teala'dan şöyle bir istekte bulunuyor! "Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş (müslümanla) kıl ve soyumuzdan da sana teslim olmuş (müslüman ) bir ümmet (kıl). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphe yok, sen tövbeleri kabül eden ve esergeyensin."[77] Yani, namazın nerede yarım, nerede tam, yavaş veya yüksek sesle kılınması gerektiğini; rekâtlarının sayısını ve benzeri gibi şartları bilerek Allah'a kulluk etmek gerekir. Aksi takdirde hiç bir değeri kalmaz. Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Eğer size yüz adım gittikten sonra bir hazine bulacak ve ona sahip olacaksınız denilir ve fakat siz doksansekiz veya yüziki adımdan sonra kazarsanız hazineyi bulamaz ve boşuna zahmete girmiş olursunuz. Keza, eğer biriyle bir telefon konuşması yapacaksanız, bir numara eksik veya fazla çevirirseniz başka biri çıkar telefona; veya ayrı bir şehir çıkar! öyleyse ibadette de, tıpkı verilen tarife ve emre göre hareket etmeliyiz. Bir anahtarın dişleri birazcık küçük veya büyük olursa elbette ki kilidi açmayacaktır. İmam Sadık -s- "Sana, hilalleri (doğuş halindeki ayları) sorarlar. De ki: O, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir. İyilik evlere arkalarından gelmeniz değildir, ama iyilik sakınan(ın tutumudur.) Evlere kapılarından girin. Allah'tan sakının, umulur ki kurtuluşa ererseniz."[78] "Maksat, her işin kendisine has yolundan giderek o işi yapmak ve tarife göre amel etmektir."[79] İbadetİn şeklİnİn değİşmesİnİn nedenlerİKur'an-ı Kerim bu konuda çeşitli örnekler sıralamakta, eski kavimlerin ibadetlerinin şeklini değiştirmeleri sonucunda uğradıkları ilahi gazap ve kahrı anlatmaktadır. Bu değiştirmelerin sebebi birbirinden farklıdır, bunların her birine Kur'an-ı Kerim'den bir örnek verelim: 1- İnatçılık yüzünden değiştirmek: Allah Teala Ben-i İsrail kavmine, mukaddes ülkelerine vardıklarında kendisine şükredilmesini emretmiştir. "Allahım, bizi bağışla ve günahlarımızı affet." demelerini istemiştir. Onlar inatçılık ve alaycı tutumlarından dolayı bu sözü değiştirmişler ve Allah Tealâ da bu nankörlüklerine karşılık gazapda bulunmuş ve bu kavmi helak etmiştir: "Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerine gökten iğrenç bir azab indirdik."[80] 2- "Aydın"lık taslamak! İslâmda savaşmanın yasak olduğu dört haram ay vardır. Bu mecburi ateşkes üç ay peşpeşe (Zi'lkade, Zi'lhicce, Muharrem ve Recep) dir. Kur'an-ı Kerim bunların hepsini "dört haram aylar" olarak bildirmiş ve bu aylarda savaşmayı yasaklamıştır, ancak müdafaa durumu farklıdır. "Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesap (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi sizde müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir."[81] Bazı aydın geçinenler kendi zevklerine göre bu ayların yerini değiştiriyor, ileri veya geri atıyor ve şöyle diyorlardı: "Yılda dört ay savaşmamamız söylendiğine göre farketmez." Kur'an-ı Kerim aylardaki bu değişikliği kınamış ve bunun küfür olduğunu bildirmiştir. "(Haram ayları) Ertelemek ancak küfürde bir artıştır. Bununla kâfirler şaşırtılıp saptırılır. Allah'ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah'ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar.Yaptıklarının kötülüğü kendilerine "çekici ve süslü" gösterilmiştir. Allah, küfre sapan bir topluluğa hidayet vermez."[82] 3- Güya kutsal değiştirmeler! Maksat, dini görüntüler ve şer-î hilelerle kendi çıkarlarını korumak isteyen bir takım kimselerin kendi vicdanlarını kandırmaları ve Allah'ın kanunlarını hiçe saymalarıdır. Bunun örneğine Ben-i İsrail -İsrailoğulları- hikâyesinde rastlanmaktadır. Allah Teala cumartesi gününde bu kavmin balık avlamasına müsade etmiş, onlar da suyun kenarındaki havuzcuklardan balıkları avlamışlar, fakat sonraları buna riayet etmeyip başka günlerde de balık avlayarak "Biz cumartesi günü balık avlamadık!.. demişlerdir. Bu macera, Kur'an-ı Kerim'de ayetlerle bildirilmiştir ve yahudiler şiddetle kınanmışlardır: "Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n) uğradığı sonucu sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında; balıklar onlara açıktan akın akın geliyor, cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında ise gelmiyorlardı! İşte biz, fasıklığa sapmaları dolaysıyla onları böyle imtihan ediyordur."[83] İbadetİn kabül olunmasının şartlarıİbadetin doğruluğundan başka, "kabül" ve "kemâl" gibi şartları da vardır. Yani insanı ilâhi rızaya, manevi olgunluğa götüren; ferd ve topluluk üzerinde tesir koyan kurallar sözkonusudur. Bazen ibadet doğru olur fakat olgunlaştırıcı olmaz (şifa vermeyen ilaç gibi). Bazen ibadet bizi cezadan kurtarır fakat Allah'ın yakınlığına vesile olmaz. Ayet ve rivayetlerde ameller ve ibadetlerin kabül edilme şartları bildirilmiştir, burada onlardan birkaç örnek sıralayacağız: 1- İtikadi şart 2- Siyasi şart 3- Ahlâki " 4- İktisadi " 5- İçtimai " 6- Sağlık şartı Bu şartları anlatmadan önce insanın, ibadetlerin kabûlü meselesine özel bir itina göstermesi ve bu manevi telaştan daha çok faydalanmasının tavsiye edildiğini hatırlatalım. Hz. Ali -s- şöyle buyururlar! "Amelin kendisinden çok, onun kabûlüne önem verin."[84] Bir kurum veya işe girmek istediğinizde o işyerinin kimlik kartını alabilir ve zahirde kurallara uyabilirsiniz. Fakat ahlâk bozukluğunuz ve sabıkanız varsa sonradan mutlaka reddedilirsiniz. Değil mi ki mesul olmayan kimseler doğru iş dahi yapsalar teşekkür yerine kınanma görürler! Bu durumda o işin kabul görmesi birtakım şartlara bağlıdır: 1- İTİKADİ ŞART! ALLAH'A İMAN "Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır."[85] "Allah'ın mescidlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru çılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden olması umulanlar bunlardır."[86] "Erkek olsun, kadın olsun, her kim bir mü'min olarak salih amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz."[87] Bir kimse Allah'a inanmıyorsa ve O'nun için çalışmıyorsa O'ndan mükâfaat da beklemiyor demektir. Kur'an-ı Kerim kâfirlerin amellerini fırtınalı bir günde dağılıp yok olan küle benzetmektedir, ki ondan elbette hiç bir iz kalmayacaktır. 2- SİYASİ ŞART: VELÂYET İlâhi ve doğru rehberlik ve velâyet, bütün kullukları; namaz, hacc ve cihad vb... ni ilahi bir çizgiye sokar ve onlara doğru bir yön verir, "Velayet-i Fâkîh"e uyan bugünkü İran gibi, olgunlaşmaya doğru yol almaya başlar. Diğer İslâm ükeleri ise namaz, oruç vb... gibi ibadetlerini yerine getirmelerine rağmen; siyasi çizgi ve rehberlikteki bozulma ve inhirafları nedeniyle bugün maalesef zillet içindedirer. Cemaat rehberi, bir arabanın şöförü gibidir. Yolcuların tümü düzenli, uyanık ve edepli dahi olsalar, eğer şöför içkiliyse veya yol eğriyse sonu kazayla bitecektir.Fakat eğer şöför sağlıklı ve tecrübeli ise yolcuların giyim ve düzensizliğine bakmaz, onları menzile ulaştırır. İmam Bağır -s-'dan rivayet olunan şöyle hadis vardır: "Allah'a imanı olan ve zorlu ibadetleri de yerine getiren bir kimsenin Allah Teala tarafından layık bir imamı yoksa bütün telaşı boşunadır."[88] İlâhi bir rehber olsaydı; Allah Tela'ya tapınma olayı yerini tağutperestliğe, ilâhi kanunlar yerini hurafelere ve boş inançlara bırakmazdı; onca görkemli cuma namazları tağutların çıkarı için kılınmaz, İslâm ve müslümanların izzet ve kudret mazharı olan hacc böylesine tesirsiz veya islâmdan uzak iktidarların lehine yapılmazdı. Bir hadiste de şöyle buyrulur: "Bizim rehberlik ve velâyetimizi kabul etmeyen kimsenin, Allah Teala âmelini kabul etmez."[89] Hz. Ali -s- şöyle buyurmaktadırlar: "Biz, Allah'ın kapısı, O'nun yoluyuz. Allah'ın yolu, bizim vesilemizle tanınır ve tanıtılır.[90] Öyleyse velayet, ibadetin kabül edilme şartıdır. Fakat bunun yanında takvanın olması da şarttır. İmam Bağır -s- buyururlar ki: "Amel ve takva ehli olmayanlar bizim rehberlik çizgimizde değillerdir."[91] 3- AHLÂKî ŞART: TAKVA Kur'an-ı Kerim'de Adem'in oğulları kıssasında bu konu anlatılmıştır. Her iki oğlu da kurbanlık adamışlardı. Bunlardan birinin kurbanı kabul edilmiş diğeri ise reddedilmişti. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Onlara Adem'in oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabül edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (öbürü de:) "Allah, ancak korkup sakınanlardan kabul eder:"[92] Bir rivayete göre adamın biri pazardan geçerken iki ekmek ve diğer bir mağazadan da iki tane nar çalar, sonra da bu nar ve ekmekleri bir fakire bağışlar. Bunu görenler ona, bunu neden yaptığını sorarlar. Şöyle cevap verir: Allah Tealâ her günah için bir ceza, her sevap için on katı mükâfaat verir. Ben o iki ekmek ve iki nar için dört günah işledim fakat fakire verdiğimde kırk sevab aldım. Dört günahı kırk günahtan çıkarırsak otuzaltı sevab kalır!" Onu dinleyenler şöyle cevap verirler: "On katı sevap verilmesi, takva ehli içindir, hırsız için değil! Çalıntı maldan mükafaat verilmez. Allah Teala'nın şöyle buyurduğunu okumadın mı?: "Allah, ancak korkup sakınanlardan kabul eder." 4- İKTİSADİ ŞART: HALKIN HAKKINI ED ETMEK Allah Teala'nın ibadeti kabul etmesi bazen de muhtaç olanlara ve mahrumlara yardım edip onların hakkını vermemize bağlıdır, zekâtını ödemek veya helal gelire sahip olmak gibi... İmam Rıza -s- bu konuda da şöyle buyurmaktadırlar: "Namaz kılıp da zekâtını vermeyenin namazını Allah kabul etmez."[93] Diğer bir hadislerinde hz. Ali -s- Kumeyl'e şöyle hitap etmektedirler: "Yemeğin helal ve gelirin doğru yoldan gelmiyorsa Allah Tealâ senin tesbih ve şükrünü kabul etmez."[94] 5- SOSYAL ŞART: BAŞKALARININ İYİLİĞİNİ İSTEMEK Sosyal bağları korumak ve müslümanlar arasındaki kardeşlik ve dostluğu pekiştirerek ümmetin doğru ve sağlam ilişkiler içinde olmasını sağlamanın büyük önemi vardır. Bu yüzden, bu bağları koparacak ve ilişkileri bozacak her nevi söz veya amel reva değildir. "Gıybet", "suizen", -kötü önyargılarda bulunma- "başkasının kötülüğünü istemek", "sosyal ilişkileri kesmek", "kötü ahlâk vb... gibi şeyler ibadetin amacına ulaşmasını önler. Resul-ü Ekrem -sav- efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "İster erkek, ister kadın olsun; Allah Teala bir müslümanın gıybetini yapan şahsın ibadetini, namaz ve orucunu (kırk güne yakın) kabul etmez; ancak, o şahıstan gider özür dilerse günahı bağışlanır."[95] Yine Ebuzer'e şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ebuzer! Din kardeşlerinden uzaklaşmak veya ilişkini kesmekten sakın, zira Allah Tealâ böylelerinin ibadetini kabul etmez."[96] İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Din kardeşine karşı kötü niyetli olan müminin ibadetini Allah kabul etmez."[97] Yine İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Sirke balı nasıl bozarsa, kötü ahlâk da insanın amellerini öylesine bozar." Sonuç olarak, müslümanların içtimai bağlarının gevşemesine ve bozulmasına neden olan başkalarını kötüleme, halka karşı kötü niyet besleme, dostluğu terketme, gıybet vb. ameller, ibadetlerin kabulünü önleyen nedenler arasına girer. Namaz ve ibadet ehli bir müminin ibadetlerinin Allah Tealâ tarafından kabul görmesi için, öncelikle O'nun kullarıyla sağlam bir ilişkisinin olması gerekir. 6- AİLEVî ŞART: İYİ GEÇİNME Mukaddes ve yüce islam kanunu; ibadet, siyaset, ahlâk ve sosyal ilişkiler arasında sağlam bir bağ kurmuştur. Aile konusunda saygıyı, kadın ve erkek haklarını önemle vurgulamış, buna dikkat etmeyenlerin ibadetinin boşa çıkacağını bildirmiştir. Dünyevi bağların kesilmesi halinde ilahi bağlar da kesilir. Bu konuda Resul-ü Ekrem -sav- şöyle buyurmuşlardır. "Kötü ahlâklı olup kocasını inciten bir kadının namaz ve iyi amellerini Allah Teala kabül etmeyecektir. Erkek için de aynı durum sözkonusudur."[98] Sadece kadın erkek ilişkisinde değil, çocukların anne ve babalarına öfkeyle bakması da yaptıkları ibadetlerin heder olmasına sebep olur. İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Öfkeyle anne ve babasına bakan çocuğun kıldığı namaz kabul olunmaz. Hatta ebeveyni ona zulüm ve ihmalkârlıkta bulunmuş olsa dahi hüküm aynıdır."[99] Evet... Namaz merdivenlerini çıkıp miraca yükseleceksek, temelimiz sağlam olmalıdır. Temelimiz zayıf olursa yukarı tırmanmamızı zorlaştıracak ve belki de imkânsızlaştıracaktır. İbadetler gölgesindeki manevi kemal; iyi davranışlar ve tutarlı sosyal ilişkiler sonucu hasıl olur. İbadetlerin kabul edilmesini engelleyen başka meseleler de rivayet olunmuştur, içki ve benzeri gibi. Ancak, Allah Teala kabül etmez diye namaz kılmayıp, oruç tutmamazlık edilemez. Bilakis, böyle rivayetler amelir zayıflığını, değersizliğini, ibadet edende kötü haslet ve davranışların bulunacağını göstermektedir. KABÜL EDİLDİĞİNİN BELİRTİSİKur'an-ı Kerim; namazın, semeresinin, insanın fuhuş ve çirkin işlerden alıkoymak olduğunu, namazın asıl muhteva ve niteliğinin bu özelliği taşıması ve böylece ibadetler ve amellerin kabül edilme göstergesi olduğunu bildirmiştir. İçi boş bir çekirdeğin filizlenip meyve vermesi nasıl mümkün değilse, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz da hiçbir faydalı sonuç vermeyecektir. "Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, -insanı- çirkince utanmazlıklardan ve kötülüklerden vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah yapmakta olduklarınızı bilmektedir."[100] "Namazının kabul edilip edilmediğini bilmek isteyen bir kimse, namazının onu günahtan ve çirkin işlerden alıkoyduğuna baksın. Kıldığı namaz hangi ölçüde onu günahtan alıkoymuşsa o ölçüde kabul edilmiştir."[101] İbadetİn kemal şartlarıİbadetlerin doğruluk ve kabül görmesinden bahsettik. İbadetin kemaline ait şartlar da vardır. Bunlar ibadetin tesirinin fazlalığını, iyi muhteva ve yüce değerler taşıdığını gösterir. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz: 1- Zorlu oluşu Kolay ibadetleri ve işleri herkes yapabilir, fakat zorca olan, himmet ve fazla zahmet isteyen ibadetler daha değerli ve kemale yakındır. Kur'an-ı Kerim, zor zamanlarda Allah'ın peygamberini destekleyenleri ve ona itaat eden kimseleri övmektedir. "Andolsun Allah, peygamberin, Muhacirlerin ve Ensar'ın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, (onlara) karşı çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir."[102] İmam Mücteba -s- binecek merkebe sahipken yürüyerek Hacc seferine giderlerdi ve böylelikle daha fazla sevap kazanırlardı. Kur'an-ı Kerim gece, sıcak ve yumuşak yakatlarından kalkıp, dua edenleri ve gece namazı kılanları övmektedir: "Bizim ayetlerimize, ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan) lar iman eder."[103] Hz. Ali -s- şöyle buyururlar! "Amellerin en üstünü kendi kendine yaptırdığın ameldir."[104] Kur'an-ı Kerim büyük mücahitleri ve gayretli kimseleri üstün saymış ve şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerden, özrü olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vadetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır."[105] 2- ÖNEMLİLİK DERECESİ İşlerde "ehemmiyet ve önemlilik" kavramlarına dikkat etmek aklın göstergesi ve uzağı görmek ve maslahat tanımak demektir ve islâm ihtiyaç olan, faydalı ve önemli her işi teşvik eder, öğrenmede, ibadette ve nafaka vermede islâm peygamberi -sav- şöyle buyururlar! "Muhtaç olan akrabalar varken, başkalarına nafaka vermenin hiç bir değeri yoktur."[106] Hz. Ali -s- şöyle buyururlar! "Ne zaman müstehap namazlar vacip namazlara zarar veriyorsa, böyle ibadetler insanı Allah'a yakınlaştırmaz."[107] 3- TESİRİ KALICI OLSUN Bereket, bir insanın amelinin tesirinin çok olması ve faydalarının kalıcı olması demektir. Bir işin ve ibadetin kemal sıfatı taşıması onun tesirlerinin kalıcı olması ve geçici olmamasıdır. Hz. Ali -s- şöyle buyururlar! "Genelde az ve küçük işlerin büyüme ve gelişme oranı büyük işlerden fazladır."[108] Bazı eserlerin, iyi teşebbüsler ve hizmet merkezlerinin hayır, bereket ve varlık tesirleri; birçok eser, yazı ve amellerden fazladır. Öyleyse ibadetin kemali şartlarından biri de "bereket"tir. 4- PEYGAMBERİN ÇİZGİSİNDE OLMALI İbadet ve amelin kemali, peygamberlerin ve din evliyalarının sünnetlerinin yön ve çizgisinde olmasıdır. Atalarımızdan minas bırakılan sünnet ve teşrifat ile başkalarının isteğine göre davranmak doğru değildir. Yapılan ibadetler masumların -s- yöntemine yakın olduğu ölçüde değerlidir. [1] - Zariyat, 56. [2]- Nahl, 36.
[3] - Zümer, 7. [4] - Kureyş, 4. [5] - Nehc'ül Belaga, 147. hutbe. [6] - Nahl, 96. [7] - Kasas, 88. [8] - Yâsir, 61. [9] - Bakara, 45 ve 153. [10] - Mizan'ul Hikmet, c:7, s:542. [11] - Vesail, c:12, s:11. [12] - Muhaccet'il Beyza, c:1 s:19. [13] - Nehc'ul Fesahe, 409. cümle. [14] - Sefinet'il Bihar, abd. [15] - Mahic. Beyza c:1, s:366. [16] - Sefenet'il Bihar, abd. [17] - Bihar, c: 84, s: 259. [18] - Nisa, 43. [19] - Vâfi, c:2, s:10. [20] - Usul-i Kâfî, c:2, s:83. [21] - Kehf, 10. [22] - Bihar, c:70, s:252, Vesail, c:1 s:58. [23] - Beyyine, 5. [24] - Mü'minun, 2. [25] - Misbah'ul Şeriat, s:8. [26] - Bihar, c:84, s:233. [27] - A, e, c:70, s:251. [28] - Bakara, 264. [29] - Mizan'ul hikmet, hased bölümü. [30] - Kâfi, c:2, s: 314. [31] - Fâtır, 8. [32] - Kehr, 104. [33] - Tevbe, 37. [34] - Hud, 16. [35] - Furkan, 23. [36] - Yusuf, 101. [37] - Al- i İmran, 193. [38] - Araf, 128, Hud, 49: Kasas 83. [39] - Tekvir, 26. [40] - Sahife-i Seccadiye, akşam namazından sonra okunan dua bölümü. [41] - Bihar-il Envar, c: 41, s:12. [42] - Tahâ, 1,2; Bihâr, c:16, s:202; Nur-el Sakaleyn tefsiri c:3, s:366. [43] - Bihâr-il Envar; c:43, s: 61. [44] - Bihâr-il Envar, c:46, s:75. [45] - Bihâr-il Envar, c: 48, s: 107. [46] - Bakara, 165. [47] - Fâtır, 10. [48] - Ankebut, 17. [49] - Mâide, 76. [50] - A'râf, 194. [51] - Enbiya, 54. [52] - Meryem, 82. [53] - Hacc, 71. [54] - Tohef-il Okuul, s:456. [55] - Nur-el Sakaleyn, c:3 s: 357. [56] - Bakara, 87. [57] - Nisâ, 65. [58] - Nisâ, 77. [59] - Bakara, 143. [60] - Sâffat, 102. [61] - Meryem, 65. [62] - Bihâr, c: 77, s: 68. [63] - Nehc-ül Fesahe, cümle: 453. [64] - Ankebut, 56. [65] - Nehc-ül Belâgâ, Feyz-ül İslâm, hutbe 192. [66] - Asr, 3. [67] - Bunun açıklamasını hz. İmamın -ra- risalesi olan Tevzih-ul Mesâil'in 2252 numaralı meselesinde bulabilirsiniz. [68] - Nisa, 6. [69] - Nur, 58. [70] - Lokman, 17. [71] - En'âm, 152. [72] - Hacc, 78. [73] - Fetih, 17. [74] - Usûl-i Kafi, Vafi, Bihar... vb. gibi. [75] - Safi Tefsiri, c:2 s:35. [76] - Kasar-il Cemal, c:2 s:73. [77] - Bakara, 128. [78] - Bakara, 189. [79] - El-mizan, c:2 s:59. [80] - Bakara, 59. [81] - Tevbe, 36. [82] - Tevbe, 37. [83] - A'râf, 163. [84] - Bihâr, c: 71, s:173. [85] - Mâide, 5. [86] - Tevbe, 18. [87] - Nahl, 97. [88] - Vesâil, c:1, s: 90. [89] - Kâfi, c:1, s:430. [90] - Kâfi, c:1, s:145 ve 193. [91] - Kâfi, c:2, s:75 ve Bihâr, c:71, s:187. [92] - Mâide, 27. [93] - Bihâr, c: 96, s:12. [94] - Sefenet-il Bihâr; c:1, Hall lügatinde. [95] - Câm-il Saadet, c:2, s:234. [96] - Mekarim-ul Ahlâk, s: 554; El Hayattan nakledimiştir; c:1, s:236. [97] - Usul-i Kafi; c:2, s:361. [98] - Vesâil; c:14, s:116. [99] - Usul-i Kâfi; c:2, s:349. [100] - Ankebut, 45. [101] - Bihâr; c:82, s:198. [102] - Tevbe, 117. [103] - Secde, 15. [104] - Kasar-ul Cemal; c:2, s:74. [105] - Nisa, 95. [106] - Nehc-ül F., 522. [107] - El-Hayat, c:1, s:318. [108] - Nehc-ül Belağa, vasiyyet 31. [109] - Hadid, 10. [110] - Kasar-ul Camel; c:2, s:30. [111] - Mâide, 54. [112] - Ahzâb, 39. [113] - Nisa, 142. [114] - Cin, 16. [115] - Usul-i Kâfi; c:1, s:36. [116] - Usul-i Kâfi; c:1, s: 58.
|
5- BİR GEÇMİŞE SAHİP OLMALI İbadet ve iyi işlerde, geçmişi olmanın ehemmiyeti vardır; bu gibi işlere öteden beri canla başla koşmuş olmak, kemal ve olgunlaşma ölçüsüdür. Kur'an-ı Kerim "geçmişi olma" ve "öteden beri ibadet ve iyi işlerde bulunma" tabirini önemli vurgular. Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Size ne oluyor ki Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır, İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah her birine en güzel olanı va'detmiştir. Allah, yapmakta olduklarınızı haber alandır."[109] İyi işlerde geçmişinin olması (nafaka vermesi ve cihad etmesi) kemal delillerinden biridir. Hz. Ali -s- şöyle buyurmaktadır: Hayırlı işin değeri erken yapılmasında ve yapanın onu küçük saymasında (onunla mağrur olmamasında) ve sağlıklı gözlerden uzakta yapılmasındadır.[110] Bundan dolayı en iyi namaz, vaktinde kılınan namazdır, namaz ne kadar geç kılınırsa fazileti de o derece azalmaktadır. Resmi sloganımız olan ezanda da her gün tekrarlamıyor muyuz bunu: "Namaza, kurtuluşa ve en iyi işlere koşun!..." 6- ZOR ŞARTLARDA YAPILMALIDIR En üstün ibadet ve iş tağut ve sitem sultasında yapılandır. Çünkü daha çok fedakârlık ister ve tesiri çok daha fazladır ve daha değerlidir. O zaman dış muhitin baskıları ve insanın içindeki içgüdüler elele vererek İbadet ve kullukta bulunmaya engel olurlar, bu baskılara üstün gelmek ve Allah'a tapınmak "değer" ve "kemal"dir. Kur'an-ı Kerim müminleri övüyor ve şöyle buyuruyor! "Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se Allah (yerine), kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise "güçlü ve onurlu", Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir."[111] Yine başka bir ayette şöyle geçmektedir: "Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah'ın dışında hiçkimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter."[112] Evet... Fasid muhitte ve zulüm sultasında kendisini ve dinini koruyanların (Firavun'un karısı gibi) makamı yüksektir. 7- İSTEKLE VE SÜREKLİ OLARAK YAPILMALI İsteksizce yapılan ibadet nifak işaretidir. Kur'an-ı Kerim münafıkları anlatırken şöyle demektedir: "Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa o, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar."[113] Buna karşılık kulluk isteği değerlidir, ve ibadetin sürekli oluşu yaratılışın kemalidir. Hadislerde sürekli ve fakat az amellerin; çok, fakat tenbellik ve usanmayla yapılan ibadetten daha iyi olduğu kabul edilmiştir. Kur'an-ı Kerim ödülleri, fikir ve ilimden faydalanmayı islâm tarikatında payidar -kalıcı- olanlara vadetmiştir! "Eğer onlar (insanlar ve cinler) bu yolda dosdoğru bir istikamet tuttursalardı, mutlaka biz onlara bol miktarda su içirir (tükenmez bir rızık ve nimet verir)dik"[114] 8- YAPILAN İBADET YÜZÜNDEN GURURANMAK Mağrur insanlar, yaptıkları ibadetleri çok ve önemli görürler ve bu yüzden işledikleri tüm ameller de boşa gider. İbadetin kemal şartlarından biri de âbidin ibadetini fazla görmeyip mağrur olmamasıdır. İmam Seccad -s- "Mekarim-ul Ahlâk" duasında Allah Teala'dan şöyle bir talepte bulunuyor! "Allahım bana ibadet başarısı ver ve ibadetimi gurur yüzünden boşa çıkarma." Bu mazmunda birçok hadis vardır ki insanın yaptığı amelleri ve iyi işleri büyük görmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Allah Tealâ Kur'an'da meleklerin sürekli Allah'a ibadet ve O'nu tesbih ve zikrettiklerini bildirmektedir. Bu, yeryüzündeki bendelerinin kıldıkları birkaç rekât namaz ve yaptıkları ibadetlerden gurur duymamaları içindir belki de. 9- İBADET BASİRETLE OLMALIDIR Dinde; düşünce, derin ve basiretli bilgi, bilinç, ibadetlerin ve değerli işlerin belirtisidir. Bunlardan yoksun ameller, değersizdirler. Hz. Ali -s- şöyle buyururlar: "Düşüncesiz ve basiretsiz yapılan ibadetlerin hiç bir değeri yoktur."[115] Başka bir yerde "yakiyn" tabiri kullanılmıştır: "Allah indinde yakiyn esasına dayanan az ve sürekli amel, çok ve yakiynsiz ve de basiretsiz amelden iyidir."[116] İbadet ve amelin kemali şartlarını burada bitiriyoruz. İbadetİn felsefesİİslamda ibadi programlar ve hükümlerin hepsinin hikmet ve felsefesi vardır. Birincisi: Yüzlerce ayet ve hadis, insanları akıl ve düşünmeğe çağırmaktadır. İslâm kadar düşünceye önem verin hiç bir mektip yoktur. İkincisi: Kur'an'ın müşriklerde ve putperestlerde görüp de kınadığı özellik, atalarını (delilsiz ve körükörüne) taklit etmeleridir. Üçüncüsü:Kur'an-ı Kerim ahkâm ve desturları beyan ederken defalarca bunun delilleri üzerinde durmuştur. Masum imamlarımız ise rivayetlerinde bu hikmetleri açıklamışlar ve islâm bilginleri bu konuyu işleyen kitaplar yazmışlardır. (örneğin ilel-i şeraye, Seduk'tan ve namazın esrarı ve Hacc... konusundaki birçok kitap). Buna ek olarak insanoğlunun ilimde gelişmesi sonucu ilahi hükümler ve kuralların esrar perdesi kalkmış ve islâm'ın azamet ve cilvesi her tarafa yayılmıştır. Üstteki tüm bu noktaları göz önüne alarak şu hatırlatmalarda bulunacağız. 1- Bazı hükümlerin delili belli değildir, zamanla belli olacaktır. Onun için tüm insanların her zaman diliminde hükümlerin delilini bilmesi gerekmez. 2- Hükümler felsefesinde, sadece onların maddi fayda ve tesirlerine bakmak, iktisadi, sağlık vb. tesirlerine bakmak; ruhi, manevi ve ahiret özelliklerinden gafil olmak yanlıştır. 3- Allah'ı hekim ve kanunlarını da hikmet bilen bir mü'min, bugün sebebini bilmediği hükmü icrada tereddüt etmez. Eğer hasta kimse: "İlacın tesirini anlamadan kullanmam" derse ağrıdan ölür. Elbette ilacı kullanırken tanıma maksadı da taşımalıdır. 4- Kur'an ve hadislerde, hüküm felsefesi için muhkem delillerimiz yoksa sessiz kalmalı ve birtakım izahlar ve tahminlerle delil getirmemeliyiz. 5- Eğer varık aleminin bazı esrarlarını anlıyorsak, mağrur olmamalı ve herşeyin sebebini bilmemiz gerektiği arzusunu taşımamalıyız. 6- Normal yörüngenin dışına çıkmamalı ve vesveseye kapılmamalıyız. Doktora müracaat ederken kendimizi nasıl onun iradesine bırakıyorsak veya otomobilimizi tamire verdiğimizde tamirciye nasıl güveniyorsak dini meselelerde de Allah'ın kanunlarına boyun eğmeliyiz. Doktor ve tamircinin bilgisine güvendiğimiz için, onları asla sorguya çekmeyiz. Allah Teala da hem şefkatli ve hem de bilgili ve hekimdir. Hem geleceği bilir, hem zahir, batın gizli ve aşikâr nişaneleri. 7- Eğer Allah Teala'nın hükümlerindeki sırarın bir köşesini biliyorsak bu, bütün sırlarına vakıf olduğumuz anlamına gelmez. Elini denize daldıran bir kimsenin elini sudan çıkardıktan sonra şöyle demesi gerekir: Deniz suyundan ancak bu kadarı benim elime ulaştı. Hükümler felsefesini bilen bir kimse herşeyi anladığı zannına kapılmamalı; Allah Teala'nın sonsuz ilminin derinliği üzerinde düşünmelidir. 8- Bizi, hükümler felsefesini anlamaya davet eden akıl şöyle demektedir! Eğer bilmediğin bir şey varsa, bilen takvalı kimselerden sor. Bu da, din evliyalarına itaat ve onların emrinden çıkmamaktır. Bu mukaddimeden sonra, hükümler felsefesine değinen birkaç ayet ve hadis nakledeceğiz: Kur'an'dan örneklerNamaz hakkında şöyle buyurmaktadır: "Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkince utanmazlıklardan -fahşâ- ve kötülüklerden vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir."[1] Başka bir surede namaz hakkında şöyle demektedir: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Ben'i zikretmek için dosdoğru namaz kıl."[2] Yine başka bir ayette şöyle geçmektedir: "Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle tatmin olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle tatmin olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle tatmin bulur."[3] Oruç hakkında bir ayette şöyle geçer: "Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız."[4] Gerçekte çoğu günahlar; gazap ve şehvet içgüdüsünden ortaya çıkmaktadır. Oruç, bunu önleyip yerine takvayı getirmektedir. Bundan dolayı Ramazan ayında cinayet ve suç istatistiğinde azalma görülmektedir. Başka bir ayette hacc konusunda şöyle geçmektedir: "Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun."[5] Hacc'ın toplumsal ve siaysi tesirleri ve faydaları şek ve şüphe götürmez bir gerçektir. Yine başka bir ayette zekât hakkında şöyle geçer: "Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için bir sükûnet ve huzurdur. Allah işitendir, bilendir."[6] Kumar ve içki hakkında da yine şöyle geçmektedir: "Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz, değil mi?"[7] Ve kısası toplumun can damarı olarak adlandırır. "Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız."[8] Çünkü câni cezalandırılmazsa ölü, cinayetkâr ve mazlumu ezen bir toplum ortaya çıkar, güven bütünüyle ortadan kalkar. Bunlar Kur'an-ı Kerim'den alınmış örnek ayetlerdir ki ilâhi hükümlerin tesir ve hikmetlerine değinmektedir. Hadİslerden örneklerBu konuya ait birçok hadis arasından Emir-el müminin'in -s- Nehc-ül Belağadaki sözlerine değineceğiz: "Allah, imanı şirki temizlemek; namazı, kibirlenmeyi bırakmak; zekâtı, rızka sebep olmak; orucu, kulların ilhâsını sınamak; haccını dini kuvvetlendirmek; savaşı, İslâmı yüceltmek; doğruyu buyurmayı, halkı düzgün bir hâle sokmak; kötülükten nehyetmeyi, kötü kişileri kötülükten alıkoymak; yakınlarla buluşup görüşmeyi, -sılâî rahim- onları görüp gözetmeyi, müslümanların sayılarını çoğaltmak; kısâsı, onları korumak; hırsızlığı, temizliği bildirmek; zinâyı soyu sopu gözetmek; livâtayı, nesli çoğaltmak için nehyetti. Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu. Yalanı bırakmayı, gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. Selâm vermeyi zarardan, korkudan korunmamız; imâmeti, ümmetin düzenini sağlamak; imama itaat etmeyi de imameti ululamak için emir buyurdu.[9] Allah'a iman, insanı şirkli düşüncelerden, boş sevgiler ve çürük aşklardan ve güçsüz dayanaklardan kurtarır. Allah Teala'nın kudret ve azamet ocağından yardım istemek ve bütün büyüklüğün kaynağı olan namaz, insanı ululanmaktan korur. Zekât, toplumun eskimiş çarklarını çalıştırır, mahrumlar ve işsizlere makam ve güç verir, topluma karşı sevgi ve muhabbeti diriltir, dünya malına karşı aşırı ilgiyi yüreklerden siler. Zekât vermekle malından azalan miktarı, iktisadi çabalarla fazlalaştırarak onu telafi etmeye çalışır. Gideri fazla olan kimse tabii olarak çok çalışır. Öyleyse zekât, rızık sebebidir. Bu ulvi hadiste, ilâhi hükümlerden yirmi hükmün felsefesine (örneğin oruç, emr bil maruf, nehy anil münker, cihad, içki ve zina yasağı, had icrası, imama itaat vb...) değinilmiştir. Fıtrat konusundanİnsan fıtratı bazı hükümlerin felsefesine vakıf olup, bu hükümleri bizzat kabul eder. Her türlü şart ve zamanda insan yalanın; hıyanet, iftira, cinayet, hırsızlık, zulüm, stok vb... amellerin haram ve kötü olduğunu kabul eder; buna karşılık iyilik, adalet, temizlik, başkalarına hizmet vb...nin iyi ve doğru olduğunu itiraf eder ilâhi ilhâm olan fıtrat, bazı iyi ve kötü mefhumları derkeder; Allah Teala bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilhâm edene (andolsun)."[10] İlİmde İlerlemeUnutulmamalıdır ki bugün çeşitli dallarda ilerleyen ilim, hükümler felsefesini açıklamada hizmet görmüş ve bir çok perdeyi ortadan kaldırmıştır. Örneğin domuz etinde trişin ve tenyanın bulunması veya alkolün insan bedenine ve ciğerine zararını bugün herkes bilmektedir artık. Bütün bunlar domuz etinin veya içkinin haram kılınması felsefesinin sadece bir köşesidir. İslâm ayakta idrar yapmayı yasaklamıştır ve bugün ilim, ayakta idrar yapmanın tüm idrarın dışarı çıkmasına engel olduğunu söylemektedir. Cünup halindeki kan basıncını ve sempatik sinir sisteminin etkisini ortadan kaldırmak için gusül hükmü uygulanmıştır, Allah Teala'dan gafil olunmaması ve sadece O'nun rızasının kazanılması gerektiği de vurgulanmıştır. Nar ağacı insanın diş etlerinde özel bir alerji yaratır, onun için bu ağaçtan kürdan yapılması nehy -yasak- edilmiştir. Davranış, yiyecek, giyecek, yaşam gereçleri ve meselelerinde islâmın uyguladığı düsturların, vacipler, haramlar, hatta müstehap ve mekruhların yüce ve dakik hikmetleri vardır. Bu konuda islâm alimleri tarafından birçok kitap yazılmıştır. (İlk üniversite ve son peygamber, Dr. Şehid Paknejad...vb. gibi) Bunları burada anlatabilmemiz imkânsızdır, fakat bütün bunlar şu noktayı isbat etmektedir: İslâmi hükümler, hikmet ve felsefe esasına dayanır, bizim bunları akıl ve ilim yoluyla anlamamız veya bunun sırlarına henüz varamamamız bunu değiştirmez; fakat kulluk ruhumuz gereği, bir şeyin "ahkâmullah"tan - Allah'ın hükümlerinden- olduğunu anlamamız durumunda onu canu gönülden kabul edip amel etmemiz gerekir. En büyük felsefe: TeslİmİyetAllah Teala'nın emir ve şer'i hükümlerinin muhakkak belli delil ve felsefesi olduğu bir gerçektir. Ancak, biz, burada ilâhi ferman ve hükümlerin sağlıkla ilgili veya iktisadi, ya da ilmi delillerini bulmaya çalışmayacağız. Gerçek bir müslüman, vahiy fermanı karşısında teslim olmakdır ve bu teslimiyet ve kabullenme, onu kemale götürür. Özellikle bazı hükümler sadece ve sadece teslimiyet ve kulluk ruhunu ölçmek içindir. Allah Teala'nın İsmail'i kurban etmesi için İbrahim'e emir vermesi bunun örneklerinden biridir. Yürümek, her zaman bir yere ulaşmak için olmaz. Bazen "yürüme"nin kendisi başlıbaşına bir hedeftir. Yürüyüş, spor yapmak için yürümek, yarışta koşmak bunların hepsi bir yere varmak için değildir; burada hedef koşmaktır. İbadi ve ilâhi hükümleri teslim olmak, mabudun rızasını kazanmak, yaratıcıya tam bir teslimiyet göstermektir. İbadetlerin hedefi insan ruhunu eğitmektir. Tıpkı sporda olduğu gibi; spor da insanın cismini eğitir. İmam Seccad ve İmam Ali -s- şöyle buyururlar: "Allahım! Senin kulun olduğun için gurur duyuyorum!" Münacaat-ı Şabaniye'de şöyle diyoruz: "Allah'ım! Eğer beni cehenneme atarsan, cehennemliklere, seni sevdiğimi ilân edeceğim!" Yine İmam Ali -s- başka rivayette şöyle buyurmuşlardır: "Allahım, benim ibadetim ne cennete tamahtan ve ne de cehennem azabından korktuğum içindir. Seni ibadete layık buldum ve sana tapıyorum." Allah evliyaları ibadet etmekten büyük bir tad alırlar, günahkârlar ise ibadetin bu tadından mahrumdurlar. Öyle anlar vardır ki insan değerli birine hizmette bulunmak ister. Ekonomik hiç bir amaç gütmeden hem de... Sözkonusu muhterem zata hizmette bulunmak için başlıbaşına bir değerdir. Bunu ne para, ne bilgi, ne de herhangi bir makama ulaşmak için yapmak; bütün gayesi o zata gönülden hizmet edebilmektir. Önemli biri veya sevdiği bir şahısla bir yerde oturmayı, kendisi için hiç bir menfaat sözkonusu olmadığı halde onunla fotoğraf çektirmeyi isteyen çok insan vardır. Zira salt bu kadarı bile onlar için bir sevgi ve yakınlık unsurudur. Bu dünyada bu tür yakınlıklar insanoğlu için bunca değerli olabiliyorsa, Allah'a kullukta bulunma ve O'nun huzuruna açık alınla çıkabilmenin iftihar vesilesi olmaması mümkün müdür? Bahane mİ - Araştırma mı?Buraya kadar bahsi geçen konulardan da anlaşılacağı üzere kimi insanlar ibadet ve Hakk'a teslimiyet ruhundan yoksundurlar; binaenaleyh dini vazife ve mesuliyetlerinden sıyrılabilmek için olmadık bahanelere başvururlar. Bunların en ilginç olanı, "nedeni öğrenme merakı" kılıfında sorumluluktan kaçmalarıdır. Böyleleri, her dini mesûliyetin sebep ve hikmetini sorarlar, güya felsefesini araştırırlar; "falanca hükmün felsefesini öğrenmeli"der ve o hükmün getirdiği mesuliyetlerden kurtulabilmek için güya "araştırmacı" bir tavır takınırlar! Bu hilkat garibesi türler, daima kendilerini pek aydınmış gibi gösterirler; entellektüel duvarlar örerler kendi çevrelerine... Kur'an-ı Kerim, bu tür insanların kıyamet günüyle ilgili inançlarını ifşa ederken şöyle buyurur: "Kimi insanlar sürekli günah ve tuğyankârlık içinde yaşamak isterler de; kıyamet günü ne zamanmış? diye sorarlar"[11] Bu gibileri tıpkı çocuklar gibidir; sorumluluklarından kaçabilmek için hep birşeyleri bahane edip dururlar. Kur'an-ı Kerim böyleleri için diğer bir ayet-i Kerimede şöyle buyurur. "Allah'ın kudreti ve peygamberlerin mucizelerinden herhangi bir alâmet veya bir belirti görecek olsalar hemen ters bir tavır takınır ve, bu da her zamanki gibi bir büyük işte! derler."[12] Bu hilkat garibesi insanlar doktor, mühendis, teknisyen, Avrupaî modalar, nefsanî istek ve şeytani temayüller karşısında "neden"ine, "niçin"ine fazla bakmaksızın pek efendice teslim oluverirler; fakat iş, şeriat dini mesuliyetlere gelince birdenbire yüzleri morarır, damarları şişer, asabileşir ve tuhaf jestler takınarak "Önce şunun nedenine bakmalı!" veya "Efendim, bu hükmün bir hikmeti, bir felsefesi vardır muhakkak, değil mi?!! işte önce ona bakarak işin aslını öğrenmeye çalışmak gerekir!."der ve her nasılsa bir anda "sebebini bilmediği ve mantıklı bir açıklama getirmediği şeyler karşısında gayet hassas ve araştırmacı insanlar'a dönüşüverirler!!! Bİr görüşmeBir gün adamın biri bana şöyle bir soru sordu: "Sabah namazı neden iki rekattır?" Ben de: Bilmiyorum, Allah'ın emridir ve kılmamız gerekir dedim. Benim bilmediğime hükmederek aydınfikirlilik halleri takındı ve: Dünya, ilim dünyasıdır. Bugün artık ilimsiz din doğru değildir..." dedi. Bunun üzerine: "O halde söyle bakalım, nar ağacının yaprakları neden küçüktür de üzüm ağacının yaprakları daha büyüktür?" diye sordum. Bilmiyorum" dedi. Ben de aynı üslupla: "Dünya ilim dünyasıdır, ilmin bunu isbat etmesi gerekmez mi?!" dedim, biraz düşünür gibi oldu, "Sevgili kardeşim" dedim, "Dünyanın ilim dünyası olduğu kabulümüzdür, fakat bu, varlık sırlarının tümünü bugün bilmemiz gerekir anlamına gelmez ki! Mutlaka dar yapraklarıyla narın ve geniş yapraklarıyla üzümün bir ilişkisi vardır, ancak henüz boşanikçiler bunu keşfetmiş değildirler. Binaenaleyh bu "hikmet" ve sırları kabullenmeli, bunların hepsinin nedenini bir solukta anlamaya çalışmamalı, kimseden de böyle bir beklentimiz olmamalıdır. Sahi... Biz bütün hükümlerin felsefesini bilip de amel edersek, Allah'a tapınma ve teslimiyetin ne anlamı kalır?! Vahiy, ilimden daha üstün ve bilgiden de esrarlıdır. Aydın fikirliler her türlü kanun ve programı kolayca kabulleniyorlar da, sıra Allah'ın kanunlarına ve dinine gelince mi çıkmaza girip mantık ehli (!) kesiliveriyorlar acaba?! Vahy okulunda, namazİbadetin şartlarını ve felsefesini anlattık. Şimdi bunun manasını açıklayıp kulluun en bariz örneği olan "namaz"a başlayacağız. Önce dini metinlerden (Kur'an ve hadis) namazın önemini vurgulayıp sonra da sırlarına ve teferruatına gireceğiz. Önce, vahiy mektebinin namaz hakkındaki görüşlerinden bir kısmını aktaralım. Enbiyaların en önemli tavsiyelerinden biri namazdır. Namaz, ibadetin en bariz manalarını teşkil eder. Hazreti Lokman -as- oğluna şöyle demektedir: "Oğulcuğum! Dosdoğru namazı kıl, ma'ruf olanı emret, münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.[13] Namaz, unutkanlığın ilacı ve Allah'ı zikretmenin vesilesidir: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."[14] Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyururlar: "Namaz, Allah'la antlaşmadır."[15] Hz. Resul-ü Ekrem -sav- Namaz benim gözümün nurudur, gözümün aydınlığıdır" buyurmuşlardır.[16] Yine Peygamber efendimiz -sav- diğer bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır."[17] Namaz, ululanmanın ilacıdır. İmam Ali -s- şöyle buyururlar: "Allah Teala insanları ululanmaktan uzaklaştırmak için namazı vacip kıldı."[18] "Şüphesiz, biz sana Kevser"i verdik, Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes."[19] "Namaz, okulun çehresini gösterir."[20] "Namaz dinin direği ve sütunudur."[21] "Namaz cennetin anahtarıdır."[22] "Namaz insanları ölçme vesilesidir."[23] "Namaz dinin esasıdır."[24] "Namaz kıyamette sorulacak ilk sorudur."[25] "Namaz günahları sılıp yok eder. Hadislerde namaz nehire benzetilmiştir, bu nehirde günde beş defa yıkanan bir kimsenin hiç bir kiri ve pisliği kalmaz."[26] Namaz, yaratanın yaratılanla ilişkisidir. Maddi insanı manevi yapar, onu hem Allah hem de tabiatla tanıştırır. Suyla, toprakla, kıbleyle, güneşin doğuş ve batışıyla, zamanla vb..'leriyle âşina kılar. Namaz, boğulma ve savaş halinde bile yapılması vacip olan yegâne ibadettir. Allah Teala'nın dergahında kulluk etmek ve zalimlerle güçlüklere karşı hür bir feryattır. Namaz İbrahim'in, Muhammed'in, Hüseyin'in ve Mehdi'nin sünnetini diriltmek demektir! "Namaz, insanı Allah'a yaklaştıran bir araçtır."[27] Namaz, bütün evliyaullahın en son öğütleri arasındadır. İmam Sadık -s- ölmeden önce: "Namazı hafife alanlar, kıyamet gününde bizim şefaatimizden mahrum kalacaktır."[28] "Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır."[29] "Namaz, şeytanı ezicidir."[30] namazın önemİAyetler ve hadislerden başka Allah evliyalarının davranışları da namazın önemini ve konumunu açıklamaktadır. Namaz, peygamberlerin programlarından biriydi. Hazreti İsa -as- henüz beşikteyken şöyle demişlerdir: "Nerede olursam (olayım) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti."[31] İmam Hüseyin -s- Aşura öğlesinde bile savaş meydanında, düşmana hedef oldukları sırada namazı terketmediler. Hazreti İbrahim -as- karısını ve çocuğunu Mekke'nin kızgın çöllerinde bıraktı ve şöyle dedi: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekime müsait olmayan bir çorak vadiye yerleştirdim; Rabbimiz dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının (kalplerini onlara ilgi duyar kıl, ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."[32] Masum liderimiz namaz sırasında sapsarı kesilirler ve şöyle buyururlardı: "İlâhi emaneti eda ve ilahi dergâhta, O'nun yüce katında hazır olma vaktidir!" Her ne kadar namazı cennet tamahı veya cehennem korkusundan dolayı kılanlar varsa da Emir-el müminin Ali -s- şöyle buyurmaktadırlar: "Bir bölük halk sevab için Allah'a kulluk eder; bu kulluk, tacirlerin kulluğudur. Bir bölük de Allah'a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah'a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur."[33] İslâm, bu yapıcı programa ihtimam gösterilmesi için anne ve babalara şu öğütlerde bulunmaktadır: "Çocuklarınızı büluğ çağından önce örneğin sekiz yaşından itibaren hangi yolla olursa olsun onları namaz kılmaya alıştırmalı, aksini yapacak olurlarsa onlara ilgisiz kalıp sertlik göstermelisiniz." Namaz ehli olan bir kimse varlığın başlangıcıyla ilişki kurmuştur, tıpkı kontrol kulesiyle irtibat halinde olan bir pilot gibi. Namaz günahları bağışlatır ve sürçmeleri ortadan kaldırır, Kuran-ı Kerim namaz kılmayı emrederken şöyle buyurur: "Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür."[34] Namazı terk etmekNamazı terk etmek varlığın yaratıcısıyla irtibatı kesmektir; bu dünya ve ahirette de acı sonuçları vardır: "Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar suçlu günahkârları; sizi şu cehenneme sürükleyip -iten nedir? Onlar! "Biz namaz kılanlardan değildir" dediler."[35] Cehennemliklerin verdiği cevaplardan biri namaz kılmadıklarıdır. Başka bir yerde namazı bazen kılıp bazen kılmayanlara ve namaza karşı ilgisiz ve dikkatsiz olanlara şöyle demektedir: "İşte (şu) namaz kılanların vah haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar."[36] Resul-ü Ekrem -sav- efendimiz şöyle buyurmaktadırlar: "Kasten ve bilerek namazını terkeden bir kimse İslâm'dan çıkmıştır ve kafirdir."[37] Ve yine şöyle buyururlar: "İslâm ve küfrün arasındaki sınır, namazı terketmekten fazla değildir."[38] Namazı hafİfe almakNamaza ehemmiyet vermek, Allah Teala'ya iman getirmek demektir ve itina göstermemek ise maneviyata ilgi ve alâkanın azlığının delilidir. Hazreti Ali -s- şöyle buyururlar: "Hırsızlıkta usta olan kimse namazından çalan kimsedir." Başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: "Namazı hafife alan kimseler çokcuk düşüren kadınlara benzerler, böyle birisi için ne çocuk sahibi olduğunu söylemek mümkündür ne de hamile olduğu söylenebilir."[39] Yine şöyle buyurmaktadırlar: "Namazı hafife alan kimse namaz kılmayana göre daha çok ziyana uğrayacaktır."[40] Peygamber-i Ekrem -sav- şöyle buyurmaktadırlar: "Namazını tebah eden kimse kıyamet gününde Karun ve Haman'ın yanında olacaklardır. Namazını korumayan kimseye yazıklar olsun."[41] Yine şöyle buyurmaktadırlar: "Allah Tealâ namazını hafife alan kimsenin ömründe ve malındaki bereketi faydayı ve hayrı alır, gördüğü işlerin mükâfaatı yok olur, duaları müstecab olmaz. ölüm sırasında özel bir açlık, susuzluk ve zillet içinde dünyadan göçecek, işkence, zulmet, baskı çekecek ve kıyamette çok zor hesaba çekilecektir."[42] Yine şöyle buyurmaktadırlar: "Namazını hafife alan kimse, benim ümmetimden değildir."[43] Peygamber-i Ekrem'den -sav- şöyle nakledilir: "İnsanın namazda Allah'tan başkasına önem vermesi durumunda Allah Teala ona şöyle hitap etmektedir: Kime ilgi gösteriyorsun? Acaba benden başka ilah var mı? Acaba benden başka işin içinde "gözeten" var mı? Acaba benden başkasının bağışlayıcılığına mı gönül bağladın? En çok bağışlaşıcı olan benim!.. Eğer bana ilgi gösterirsen ben ve meleklerim de sana ilgi gösteririz..."[44] Akıl ve vİcdan açısından namazİki müslümanın birbirine karşı "İslâmi hak"tan başka, bir de "insani hakkı" vardır. Bu insani hukuklardan biri başkalarının sevgi ve iyiliğine karşı teşekkür etmektir. Hatta müslüman olmasa dahi başkalarının ihsan ve iyiliği, bize teşekkür mesuliyetini yükler. Bu hak her türlü dil, ırk, milliyet ve ülke için birdir, değişmez. İyilik ve iyiliği yapan ne kadar büyük olursa teşekkür de en iyi şekilde yerine getirilmelidir. Ve... Acaba bizim üzerimizde Allah Tealadan başka bahgi şahsın daha çok hakkı vardır?... Hiç kimsenin! Çünkü O'nun verdiği nimetler ve onun iyilikleri bizim üzerimizde sayısız olup kendisi de azim ve feyyazdır. Allah Tealâ bizi bir hücreden yarattı, yaşamamız için gerekli ışık, bitki ve hayvanlar, akıl ve şuur, şefkat vb... hazırladı, manevi terbiyeniz için elçiler gönderdi, saadet bağışlayan hükümler teşri etti, helâl ve haram icad etti "maddi" ve "ruhi" hayatımızı geliştirecek alet ve vesileler kemale erdirdi, olgunluk ve mutluluğumuzu, dünyevi ve ahiret saadetimizi sağladı. Allah Teala'dan başka hangi şahıs bize daha çok iyilikte bulunmuştur da hakkını eda etmemize layıktır? Sadi'nin de dediği gibi: "Alınan her nefes hayatın devamını sağlar ve verilen her nefes ferahlık getirir. Öyleyse her nefeste iki nimet mevcuttur ve her birinin şükrü farzdır." O bizi enbiya ve masumların hidayetine erdirdi. Dünya ve tabiatı insanın iradesine teslim etti ve ona tabiatın bağışlarından faydalanma ve dünyanın sırlarını keşfetme kudretini verdi ve bunlardan felah çizgisinde kendi hayatı için yararlanma kudreti verdi. Yapraklar ve bitkiler, hayvanın karbonunu alır ve oksijen yapar. Yağmur damlaları havayı temiz ve sağlıklı kılarlar. Balinalar, denizlerin ölü balıklarını yutarlar böylece suları kötü kokulardan kurtarırlar. Gözlerimiz, her lahza, tüm varlıklardan, muhtelif açılardan çeşit çeşit ve dakik fotoğraflar çekmektedir. Eğer dudaklarımız yumuşak olmasaydı konuşma kudreti bulamazdık. Eğer gözyaşımız tuzlu olmasaydı, sinir dokularından müteşekkil olan gözlerimiz bozulurdu. Eğer sular acı ve tuzlu olsaydı, ağaçlar yeşermezlerdi. Eğer yeryüzünün çekim kuvveti olmasaydı ve güneşin uzaklığı bize daha yakın olsaydı, eğer doğurduğumuz sırada emmeyi bilmeseydik, eğer anne- baba sevgisi olmasaydı ve daha binlerce diğer "eğer"ler... bu durumda hayatımızı sürdürebilmemiz mümkün olur muydu? Burada Allah Teala'nın nimetlerini saymaya niyetimiz yok, çünkü bunun üstesinden gelebilmek kabil değildir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Eğer ilâhi nimetleri saymaya kalkışsanız onları hesaplayamazsınız". Kısacası... Eğer bu nimetlerin milyonda birini bir başkasından alsaydık bütün bir ömür ona medyun ve müteşekkir olmaz mıydık? Bizim insani ve vicdani vazifemiz ilahi nimetlerin şükrünü eda etmemizi icabettirir ve bütün bu nimetlerin şükrü için namaz kılmamız ve ona tapınmamız gerekir. Çünkü O bizi yoktan var etmiştir, bize de doğru ve batının kölesi olmayıp sadece Allah'a ibadet etmek düşmez mi? Namaz Allah Teala'ya teşekkür etmektir, vicdan ve akl-ı selim sahibi herkesin namazın gerekli oluşunu kolayca kavrayacağı ortadadır. Bir köpek ona verilen kuru bir kemik karşısında kuyruğunu sallar ve teşekkür eder; eve hırsız ve yabancı biri girecek olsa ona saldırır, içeri girmesini engeller. Allah Teala'nın bunca nimetine karşılık insanoğlu ilgisiz kalır, teşekkür etmenin tecellilerinden biri olan namazdan nasibini almazsa kadirşinaslıkta köpekten de aşağı bir mertebeye inmiş olmaz mı? Sorular ve cevaplarAcaba Allah Teala'nın bizim teşekkürümüze ihtiyacı mı var. Asla! Bir lütfun değerini anlamak bizim için bir değerdir ve bizim insafımızın işaretidir, Allah Teala'nın bizim namazımıza hiç bir ihtiyacı yoktur. Eğer bir öğretmen, öğrencisine "Benim çektiğim zahmetlerin ve size verdiğim emeklerin değerini bilin de iyi ders çalışın" derse, öğrenci iyi ders çalışmasının ve kadirşinaslığının, öğretmene yararı olacağınımı zannetmelidir? Bilâkis bu, onun iyi bir öğrenci olup olmadığını ölçer! İlâhi nimetlerin teşekkürü için mutlaka namaz mı kılmamız gerekir? Teşekkür aslının lüzumunu kabul ettiğimiz takdirde, onun nasıl olması gerektiği konusunda düstura uymamız şarttır. Doktora görünmemiz zaruri ise, ilacın nasıl kullanılacağı da doktorun bileceği şeydir. Çünkü teşekkür de şaşırmamamız ve boş lâf etmememiz için Allah Teala'nın emir isteğine göre bu teşekkürü yerine getirmemiz gerekir. Bir pilot, kalkışı kabullendiğinde, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun kontrol kulesiyle temasa geçmesi ve ingilizce konuşması gerekir. Öyleyse teşekkürün şekli Allah evliyaları ve ilâhi dûsturlardan öğrenilmelidir. Allah'ın verdiği nimetler karşısında teşekkür etmek her ne kadar gerekliyse de, hayatın zorluklarıyla içiçe olan bir kimsenin keşekkürü doğru mudur? Bu soruya cevap vermeden önce, şu noktayı hatırlamak gerekir: Çoğu zorluklar insanın kendi elleriyle ortaya çıkar, örneğin sağlık kurallarına uymadığımız taktirde hasta oluruz, ders çalışmadığımız, tenbellik ettiğimiz takdirde geri kalırız, arkadaş seçiminde dikkatsizlik ettiğimizde türlü belalar gelir bizi bulur v.s... İkincisi; zorluklar, aslında insanı çalışmaya ittiği ve yetenekleri geliştirdiği için faydalıdır. Üçüncüsü; Tatlılıkların yanında acıları, sayısız nimetlerin yanında belaları görmemizde elbette fayda vardır. Dördüncüsü; Bazen zorluklar ve belalar, insan ruhunu kemale erdirir, canın bilenmesine ve yüreğin başkalarından kopup sadece Allah'a bağlanmasına neden olur. Kabul edİlmeyen namazlarBir amelin, salih olduğu halde pekalâ kabul edilmeyebileceğini söylemiştik; böyle bir amel, tıpkı müşterisiz mala benzer. Rivayetlerde, bazen insanların namazının değersiz sayılıp kabul edilmeyeceği bildirilir. Bunlardan birkaç örnek verelim: 1- Toplumun yoksullarına karşı ilgisiz olanların namazı: İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Toplumun mustaz'af ve yoksullarına karşı ilgisiz kalan kimsenin namazı kabul edilmez."[45] 2- Haram yiyenler Peygamber-i Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyurmuşlardır: "Haram yiyenlerin namazı, kumun üzerine yapılmış binaya benzer.[46] 3- Evde eşine karşı mesuliyetini yerine getirmeyenler. Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- şöyle buyurmuşlardır: "Kocasının gelirinden faydalanan ve fakat ilâhi mesuliyetini yerine getirmeyen kadının namazı kabul edilmez."[47] 4- Zekâtı terkedenlerin namazı: Kur'an-ı Kerim'de birço yerde zekât ödemek namaz kılmakla birlikte zikredilmiştir, birçok hadisde de şöyle denilmiştir: "Malinin zekâtını vermeyenlerin namazı kabul edilmez."[48]Bir gün Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- camiye girerler ve camiden dokuz kişiye zekât vermediklerinden dolayı dışarı çıkardıktan sonra namaza başlarlar. Evet, toplum mahrumlarıyla olan ilişki Allah Teala'yla olan ilişkisinin yanında yer almalıdır. 5- Lâubali kişilerin namazı Takva ehli olmayanların veya secde ve rükuyu gereğince yerine getirmeyenin namazı kabul edilmez. 6- Hâken ve hâkıbın namazı "Hâken" ve "hâkıp" küçük ve büyük abdestini zorla tutmaya çalışan ve böylece vücuduna ve sıhhatine zarar veren kimseye denir. Bu iş insanın sıhhatine zarar verdiği gibi namazda insanın dikkatini dağıtır ve kalb-i huzuru yok eder. İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Böyle kimselerin namazı kabul edilmez."[49] 7- Sevilmeyen imamın namazı Camide bazen namaz kıldıran imam halkın sevmediği ve hoşlanmadığı biri olabilir ve o da konumunu kaybetmekten korktuğu için bu işe devam edebilir. Bu durumda normal olarak namaz cemaatinde azalma olur. Rivayetlerde böyle kimselerin cemaat namazlarının kabul edilmediği bildirilmiştir.[50] Masumların -s- namazıDin evliyalarının nasıl namaz kıldıkları o masumların takipçileri için öğretici, ilhâm verici ve örnektir. Burada onların namazlarından örnekler veriyoruz: Resul-ü Ekrem -sav- ezan sesini pek severler, ezan vakti olduğunda Bilal'e şöyle buyururlardı: "Ey Bilal! Bizi üzüntü, endişe ve acılardan kurtar.[51]yine o hazret şöyle buyurmuşlardır: "Ezan sesini duyup da umursamayan kimse, cefa etmiştir."[52] Namaz sırasında Hz. Ali -s-'ın çehresi sapsarı kesilir, titrer ve şöyle buyururlardı. "Namaz vakti geldi, Allah Teala'nın göklere, yere ve dağlara yüklemek istediği emanetin vakti geldi ve fakat onlar bunu kabul etmeyip korktular."[53] Bu ilâhi emanetin yüküne tahammül etmek insanlığın en büyük gururudur. Hafızın dediği gibi: "Gökyüzü emanet yükünü yüklenemedi de İmam Seccad -s- namazda "mâlik-i yevmiddin" cümlesini çok fazla tekrar ederlerdi, bunu gören biri, imamın o sırada can verdiğini zannederdi.[54] ve secdede terden sırılsıklam olurdu. İmam Bakır -s- şöyle buyururlar: "Babam İmam Seccad gece ve gündüz bin rekat namaz kılarlardı."[55] Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- her defasında namaz vakti yaklaştığında kimseyi tanımıyormuş gibi olur, özel bir manevi hal alır.[56] ve şöyle buyururlardı: "Aç olan yemekten doyar, susuz olan da su içince suya kanar; fakat ben namaza doyamıyorum."[57] Hz. Ali -s- Sıffin savaşında güneşi izlemekte, bazen de gökyüzüne bakmaktaydı. İbn-i Abbas nedenini sorduğunda "Namazın ilk vaktinin geçmemesi için!" buyurdular. İbn-i Abbas, Şimdi mi?" diye sorunca da, "Evet! buyurdular. İbn-i Abbas, Şimdi mi?" diye sorunca da, "Evet! buyurdular."[58] Evet... Balıklar yüzmekten nasıl bıkmazlarsa, din evliyaları da ibadet ve namazdan bıkmaz, usunmazlardı; bilâkis, Allah Teala'nın dergâhında yaptıkları ibadetlerden şevk duyarlardı. Rivayetlere göre merhum Allâme Emini (El Kadir kitabının yazarı) her Ramazan ayında hz. Rıza -s-ın mutahhar hareminde her gece bin rekât namaz kılarlardı. (Ayetulah Morvaridi Meşhedî)'den rivayet olunmuştur. evliyaullah mektebinde aşk ve muhabbet dersi alan kimsenin yöntemi budur işte! Allah evliyaları ve kurtuluşa ermiş bulunanlar, namaz sırasında sonsuz bir aşkla namaz kılarlardı, namaz esnasında en iyi elbiselerini giyer, en hoş kokuları sürünürlerdi; renkleri değişir, namaza kalkarlardı, namazlarının Hak Tealâ tarafından kabul edilmemesi veya namaz esnasında gerekli huşu ve dikkatlerinin olmamasından korkarlardı. Namazın adÂbıNamazın adabıyla ilgili olan noktalara uymak (dişleri fırçalama, temizlik Allah Teala'nın buyruklarını yerine getirmek vb... ibadette kemali belirtir. İmam Bâkır -s- şöyle buyurmuşlardır. "Namaz kılarken, bütün varlığınla Allah Teala'yı düşün! Çünkü namazın ancak dikkatle kılınan kısmı kabul olunur."[59] Yine o hazret buyurmuşlardır ki: "Namaz sırasında elinizle, başınızla, yüz-gözünüzle meşgul olmayınız, çünkü bütün bunlar namazın eksik kılınmasına neden olur. Uykulu, yorgun ve halsizlik içindeyken namaz kılmayınız, çünkü böyle kılınan namazlar münafıkların namazıdır."[60] "Takvalı insanın iki rekât namazı, laubali insanın bin rekat namazından iyidir."[61] İmam Sadık -s- şöyle buyururlar: "Namaz kılarken dünyadan ve dünyada olanlardan ümidini kes ve tüm dikkatini Allah Teala'ya ver ve adl-i ilâhi karşısında olacağın günü hatırla."[62] Ve yine şöyle buyurmuşlardır: "Bazen insanın ömründen elli yıl geçer de Allah Teala onun bir rekât namazını dahi kabul etmez." Yine bir hadiste şöyle buyrulur: "Bazıları Allah Teala'yla o kadar hafif konuşuyor ve öylesine ilgisizce namaz kılıyorlar ki, komşularıyla böyle konuşsalar, onun cevabını vermezler."[63] Başka bir hadis-i şerifte de şöyle geçer: "Dişleri fırçalanmış olarak kılınan iki rekât namaz dişleri fırçalanmadan kılınan yetmiş rekat namazdan evlâdır."[64] Namazla bİrlİkte zİkredİlenlerKurân ayetlerinin birçok yerinde namazdan sözedilmiştir; bunun yanında diğer bir emir de gelmiştir, zekât, infak, emr bil maruf ve nehy-anil münker, Allah Teala'ya borç vermek, yani mahrumlara borç vermek şeklindedir. Bu, İslâm'ın ibadî hükümlerinin toplumsallığını göstermektedir, Allah Teala'yla irtibatın yanında iktisadi, ictimai, yoksullara yardım, emr-bil maruf ve nehyanil münkeri yerine getirme konularını da kapsar ve hiç biri diğerine engel teşkil etmez.[65] "Namaz, insanı fahşa ve kötülüklerden alıkor." ayeti burada açıklık kazanmaktadır. Namaz, ruhun kanatlanışıdırHadislerde, namaz "müminin miracı" olarak anılmıştır. Lâkin bu yükselme ve uçma, açık gökyüzünde değil, maneviyat ve kulluk fezasında uçmak ve "Allah Teala'nın rızasını kazanmaktır." Namaz kılan bir kimsenin manevi ve irfani uçuşunu, bir pilotun uçakla gökyüzünde uçuşuyla mukayese edebilir ve ikisi arasındaki farklılığı şöyle tavsif edebiliriz: 1- Uçağın yerden havalanması için başlangıçta daha çok güç ve basınça ihtiyaç vardır. İbadet ve namaz için de böyledir, nefse galip gelmek ve ibadete başlamak için daha fazla zorluk ve baskı gereklidir. 2- Her uçuşun değeri, uçağın sağlam ve tehlikesizce havaalanı bandına oturmasıyladır. İbadetin değeri de, gurur ve kibirden uzak olmasıyla ölçülür. 3- Uçağın yakıtı için halis ve özel bir benzine ihtiyacı vardır. Namaz kılan bir kimsenin ruhî miracı için de halis bir niyyet ve tüm kulluklardan kurtulmaya ihtiyaç vardır. Ellerini kulakların dibine dek kaldırmak ve Allah Teala'dan gayrisine "Lâ Lebbeyk" diyerek hulus-i niyyet elde edilebilir. 4- Uçus yapabilmesi için pilotun sağlam bir vücuda sahip olması gerekir. Allah Teala'nın huzuruna çıkabilmek için de sağlam bir kalbe ihtiyaç vardır. 5-Uçağın uçuş yapabilmesi için iki kanada ihtiyacı vardır ve bir kanatla uçuş yapılamaz. Namazda da yine Allah Teala'yla irtibatın yanında halkla da sağlam bir ilişkinin olması gerekir. Yani "Hakkullah"la birlikte "Hakkunnas"ı da eda etmelidir. Kur'an-ı Kerim "namaz"ın yanında "zekât"ı da zikreder. 6- Uçak uçuş yapmadan önce bir miktar havaalanına yürür ve yerden kalkabilmek için hız kazanır. Namazın başlangıcı, ezan, ikame ve müstehap zikirler de bu melekuti uçuşun başlangıcıdırlar. Namazdan sonraki dualar ve takibatlar da, uçağın havaalanına oturduktan sonra yerdeki hareketine benzetilebilir. 7- Uçuşta, ilk hata, son hata, düşüş ve yok oluş da vardır. İbadette de şirk, kibir ve riya insanı uçuruma sürükler. Nitekim İblis altı bin yıllık ibadet geçmişiyle, sadeci bir hatası ve isyanı nedeniyle kovulmuş ve ebediyen melûn olmuştur. 8- Bir pilot, kontrol kulesinden emir alarak hareket eder ve emre tabidir. Namaz ve ibadet de, şer'i direktiflere göre yapılmalıdır, nitekim bir dakika erken veya geç kılınması namazı batıl eder. 9- Pilot, bazen uçuş yapmakta bazen de istirahat etmektedir; keza uçak da servise verilmektedir. İnsanın da dua ve ibadetinin yanında istirahete, mübah lezzetlere, yemeğe ve geçime ihtiyacı vardır. Peygamber efendimiz gibi bir insanın, zevcesi Ayşe'ye şöyle dediği rivayet edilir: "Benimle biraz konuş ey güzel kadın." 10- Pilotun kontrol kulesiyle irtibat kurabilmesi için resmi delillerden sadece biri geçerlidir. Namaz kılan kimsenin de Allah Teala'yla irtibat kurabilmesi için sadece arapça dili geçerlidir, hacc merasimlerinde de ihrâmın başlangıcında "Lebbeyk Allahumme lebbeyk!" denilmektedir. 11- Uçuştan evvel ön bilgiye ihtiyaç vardır. (Meteoroloji bilgisi, plân ve proje okuması, yön bulma vs...) İbadet için de ön bilgiye ihtiyaç vardır, fıkıhsız ve ilimsiz ibadetin değeri yoktur. Ticaret için bile Allah Teala'nın hükümleriyle hareket etmek gerektiğine göre namaz ve ibadet için elbette ki gerekli olacaktır. 12- Pilot, yükseldikçe yeryüzü gözünde küçük görünür. İlâhi insan da böyledir, Allah Teala'nın azametini tanıdıkça Allah Teala'dan başkası gözünde küçülür. Emir-el müminin -s-in deyişiyle: "Yaradanın büyüklüğü, yaratılanı senin gözünde küçültür."[66] 13- Uçak, büyük olduğu ölçüde sarsılması azalır ve yolcular rahatsız edilmemiş olur. Namaz ve ibadet de topluca yapıldığı ölçüde (cemaat namazları ve Hacc merasimi gibi) sevabı çoğalır ve kabul edilme imkânı artar. 14- Genelde tehlikeli durumlar için pilotun yanında yardımcı pilot bulunur. Cemaat namazında da müttaki ve adil kimselerin ilk safta yer almaları gerekir ki, namazı kıldıran imama bir şey olacak olursa ön saftakilerden biri namazı kıldırıp bitirebilir. 15- Binlerce metre yükseklikteki uçağın yolcuları ne ailesini, ne ailelerini, ne günlük hayatla ilgili meselelerini düşünmemektedir artık... Manevi uçuşta da ruh, ulaşabildiği en doruk noktada maddiyatı gözden tamamen çıkarır. Emir-el müminin -s- namaz kıldıkları sırada, ayağındaki ok çıkarıldığı halde, bunun farkına bile varmamışlardır. 16- Bir uçuşta, uçak bulunduğu yükseklikten bir miktar aşağıya indiğinde "yüksekliğin azalması" şeklinde tabir edilir, ama o yerdekilere nazaran yine de yüksekte sayılır. Evliyaullahın ibadeti de normal insanlara göre yukarılardadır, ancak yüksekliğin azalışını bir çeşit kusur ve düşüş görmekte ve istiğfar etmektedirler. Sonuç olarak namaz, yaradana teslim olmak, kalbi dünyevî bağlardan koparmak ve marifet ehli için bir uçuş olarak kabul edilmektedir. B, kuşların havada uçuşlarından veya bir jetin çok yükseklerdeki uçuşundan çok daha öte bir uçuştur. İnsanı yeryüzüne bağlayan etken onun maddiyata ve şehvete düşkünlüğüdür. Sadi'nin de deyişiyle: "Kuşların nasıl uçtuğunu bilirsin elbet, Şehvet bağlarından kurtul da İnsanın nasıl kanatlandığını gör bir de!..." Namaza hazırlıkYapıcı bir ibadet olan namaza başlamak için birtakım cismi ve ruhi temizliğe ihtiyaç vardır. Şimdi bunlara değineceğiz: Namaza gİrİşGirişten maksat namazdan evvel yapılması gereken işler veya hazırlanması gereken araçlardır. Bu giriş şunlardan ibarettir: temİzlİkNamaz kılacak kimsenin temizlenmesi gerekir. Bu temizlik bazen abdestle, guslederek veya suyun bulunmadığı yerlerde teyemmüm alarak yapılır. Abdest, imanın bir parçasıdır. İmam Bağır -s- bu konuda şöyle buyururlar: "Abdestsiz namaz, namaz değildir."[67] Bazı rivayetlerde ise abdets "imanın anahtarı" ve "imanın yarısı" olarak tabir edilmiştir.[68] İmam Rıza -s-'ın abdest konusundaki sözleri şöyledir: 1- "Abdest Allah Teala'ya karşı edepdir. Kulun, Allah Teala karşısında temiz bulunmasıdır." 2- Kir ve pislikten temizlenmesidir. 3- Bunlara ilaveten insanda uyuşukluğu giderir ve uykulu insanı uyandırır. 4- Kalp ve ruhu Allah Teala'nın huzuruna hazırlar.[69] İmam, burada abdestin tüm cismi ve ruhi boyutlarına, temizliğe ve ruhu; ibadetin kıvanç ve manevi ortamına hazırlamaya değinmiştir. Merhum Feyz Kaşani şöyle buyururlar: "Maddiyattan maneviyata aniden göçmek zordur. Abdest ise insanı yavaş yavaş buna hazırlar."[70] Devamlı abdestlİ bulunmakAbdest insana nuraniyet ve manevi bir mutluluk verir. Bundan dolayı rivayetlerde insanın daima abdestli bulunması istenmiştir.[71] "Abdestli olarak yatan kimse gece namazı kılmış gibidir."[72] Dua ederken, Kur'an okurken, ziyaret ve birçok iyi ve ibadi işlerde abdest alınması istenmiştir.[73] Abdestsiz Kur'an-ın ayetlerine, Allah'ın, peygamberlerin ve imamların (aleyha selam) adlarına el sürmek günahtır. (Tevzihul Mesâil, abdest bölümü) İsm-i A'zam'ın muhtelif müesseselerin arması (İslâm Cumhuriyeti'nin amellerinde olduğu gibi) üzerinde bulunması halinde de durum aynıdır. Abdest, Allah Tealâ'nın huzuruna çıkabilmek için izin almak hükmündedir; nitekim abdestin her bölümü için özel duaları vardır; ilgili kitaplar bu dualardan bahseder. Abdest üzerine konuşulacak daha birçok mevzu varsa da, şimdilik bu kadarla yetinmeyi gerekli buluyoruz. Ancak, abdest sırasında lüzumundan fazla su kullanmanın haram olduğunu da hemen belirtelim. Hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- şu buyruğuna dikkat ediniz: "Abdest için 750 gr. gusül abdesti için de 3 kg. su gereklidir. Zaman gelecek, bu miktarları az bulan ve daha fazla su kullanan insanlar olacaktır; böyleleri, benim sünnetine aykırı bir yol izlerler.[74] Diğer bir mevzu da, namaz için yapılan taharetin (temizlik) merhaleleri olduğudur: 1- Dış pisliklerden ve mikroplardan temizlenmez. 2- Vücut organlarını günah ve suçtan temizlemek. 3- Ruhu ahlâkî bozulmalardan temizlemek.[75] Bu konuda islâmi dualarda geçen şu ifadeye dikkat ediniz: "Allahım! Kalbimi şirkten temizle!" Namaza sırasında vücudun ve elbiselerin her türlü kir ve pislikten arıtılması gerektiğine göre can ve ruhun da kibir, riya, kıskançlık ve kin gibi ruhî kirliliklerden arıtılması gerekmez mi? Dışı temiz, fakat içi kirli olan bir insanın bu hali "nifak" değil midir? gusülBazı durumlarda, abdest yerine gusül alınması gerekir. Cenabet guslünde olduğu gibi... Bu guslün şartları ilmihal kitaplarında etraflıca belirtilmiştir; bütün vücudun tertemiz yıkanması gerekir. Bazı hadislerde meni suyunun vücudun her noktasından, derideki bütün kılcal deliklerden dışarı çıktığı geçer.[76] İdrarda ise durum böyle değildir; idrar, vücuun sadece bir noktasından dışarı çıkar ve o bölgenin yıkanması gerekir. Cenabet olma halinde vücudun her tarafının yıkanması şartının sebebi pekalâ bu olabilir. Keza sözkonusu hadisler, sempatik sinir sisteminden de söz ediyor olabilir; bilindiği gibi bu sinir sistemi vücudun bütün noktalarında mevcuttur ve cünup olurken sistem bütünüyle faaliyete geçer. TeyemmümAbdest veya gusül için gerekli suyun mevcut bulunmadığı, vaktin dar olduğu, su kullanmanın şahsın sıhhatine zarar vereceği, su fiatının çok pahalı olduğu, mevcut suyun o sırada ancak içme ve benzeri hayati ihtiyaçları karşılayabilecek miktardan fazla bulunmadığı...vb. hallerde teyemmüm edilmelidir. Teyemmümde, ilmühal kitaplarında da anlatıldığı üzere eller temiz toprağa sertçe vurulduktan sonra alna ve ellerin tersine sürülür. Teyemmüm edilecek toprağın sıhhi ve temiz olması şarttır. Nitekim hz. Ali'den -s- rivayet olunan bir hadiste, sokak kenarlarındaki toprağa (ki genellikle bu toprak mikropludur) teyemmüm caiz olmadığı belirtilmiştir. Namaz kılanın elbİsesİ ve namaz kıldığı yerNamaz kılan şahıs avret yerini örtmelidir. En azından göbekten dizlere kadar -erkeklerde- örtülmesi iyidir Kadınlar yüzleriyle bileğe kadar el ve ayak dışında bütün vüçutlarını örtmelidirler.[77] Keza namaz sırasında giyilen elbisenin hem temiz, hem de imkân dahilinde iyi olması gerekir. Namaz sırasında temiz ve beyaz elbise giyilmesi, güzel koku sürülmesi ve akik taşlı yüzük takılması; siyah, kirli, dar, laubali ve temiz mi necis mi olduğu belli olmayan elbise giymekten kaçınılması tavsiye edilmiştir. Keza üzerinde namaz kılınan arazi, halı, örtü... vb. şeylerin şer'an helal olması şarttır. Gasbolunan yerde veya hums ve zekâtını vermemiş bir mevtaya ait bulunan yerde bulunmak haram ve böyle bir mekânda kılınan namaz batıldır. Keza hums ve zekâtı verilmemiş parayla satın alınan bir yerde bulunmak haram ve orada kılınacak namaz da batıldır. Namaz mahalli ve namazda giyilecek elbiselerle ilgili pek çok hüküm vardır. İslâmda. Bu hükümler, şahsa Allah Teala karşısında kulluk ve teslimiyet duygusu kazandırmasının yanısıra başka vasıflar da kazandırır ki burada bunlardan bazılarına kısaca değiniyoruz: 1- Edebe uygun davranmak Allah Tealâ'nın huzuruna çıkma ve O'nun azamet ve Celâl dergâhında bulunmanın elbette edebi ve erkânı vardır. Bunun en basit kuralı O'nun yüce huzurunda en temiz ve en güzel elbiselerle örtünmek, bütün dikkatini namaza vermek, huzur ve teslimiyet duygularıyla dolmak, içi ve dışı güzelleşmiş bir halde namaza durmaktır. Nitekim hz. Resulullah -sav- ve masum imamların -s- mezârı önünde (ve tabii ki kıbleye dönük olarak) namaza durmak icabında edepsizlik sayılabileceği gibi, namazın bâtıl olmasına da yol açar. 2- Başkalarının haklarına saygı göstermek Namazda mekân ve giyimin özel edep ve erkanından biri de başkalarının haklarına saygı göstermek, kimsenin hakkını çiğnememektir. Namaz kılanın giydiği elbise ve bulunduğu mekanın mübah ve helal olması gereği, islâm devletinin hakkına (hums) ve toplumun mahrum ve mustaz'aflarının ve diğer fertlerinin hukukuna (zekât) riayet etme aslına dayalı bir hükümdür. Keza, gelip geçenleri rahatsız etmesi halinde yollarda veya kaldırımlarda namaz kılmak haramdır. Aslolan, hak sahibinin kalben ve gönülden rıza göstermesidir. Dille söyler, fakat gönülden rıza göstermediği bilinirse, onun meşru haklarını engelleyici bir namaz batıl ve buna sebebiyet vermek haramdır. Bilâkis, görünüşte rıza göstermediğini belirten bir tavır takınır, fakat gerçekte kalben razı namaz sahihtir. 3- Önceliklere riayet Namazla ilgili şartlar ve kurallardan başka bazı müstehaplar da vardır ki, islâmın öncelikli meselelere verdiği ehemmiyeti beyan eder. Meselâ, zaruretin sözkonusu olmadığı normal durumlarda namaz kılınan mekânın mübah, sabit, düz ve temiz olması şartları her ne kadar yeterliyse de, özellikle bazı mekânlarda, örneğin camide kılınması bilhassa vurgulanmıştır. İleriki bahislerimizde bu konu etrafında dahi geniş bir şekilde durmaya çalışacağız inşaallah. KıbleNamaz, mukaddes ilâhi mekân Kâbe'ye doğru durarak kılınmalıdır. Kendisine karşı durulup o yönde Allah'a ibadet edilen cihete "kıble" denilir. Her ne kadar nereye doğru dönersek dönelim, neticede Allah'a dönmüş oluyorsak da; özellikle Kâbe gibi mukaddes ve ilâhi bir mekanın kıble kabul edilmesi tevhidi ilham etmekte ve şahsın dikkatini İbrahimî tevhîdî çizgi üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Namazın Kâ'be'ye doğru kılınması Allah'ın emridir. Bu cihetle, buna aykırı davranmak şahsın ibadetini teslimiyet ve ubudiyetten soyutlamış olacaktır. İslamın ilk dönemlerinde müslümanların kıblesi Beyt-ul Mukaddes'ti (ve bu yıllarca sürmüştür). Resul-ü Ekrem -sav- o sırada putların merkezi haline getirilmiş olan Kâ'be'yi kıble etmek istemiyordu. Ancak hicretten sonra ortaya çıkan şartlar sonucu müslümanların kıblesi Kâ'be oldu. Kıblenin Beyt'ul Mukaddes'ten Kâ'be'ye çevrilmesinin en önemli nedenlerinden biri, yahudilerin bunu, müslümanları ayıplama nedeni gibi kullanıp incitici ifadeler sarfetmeleriydi; meselâ "sizin kendi kıbleniz olmadığı için bizim kıblemize doğru namaz kılıyorsunuz" diyorlardı. Resulullah -sav- bu durumdan pek rahatsızlardı; Allah Teâla tarafından bir yardım ve ferahlık umuyordu. İşte böyle bir vaziyette iken "Nerede bulunursanız bulunun, Mescid'ul Haram'a dönerek kılın namazlarınızı[78] mealindeki ayetler nazil oldu. Kıblenin değiştiğini bildiren ayetler, müslümanlara tarih boyunca bağımsızlığı tercih etmeleri ibadetle ilgili meselelerde bile başkalarının minnetine boyun eğmemeleri dersini vermiş ve onlara hür yaşamaları gerektiğini hatırlatmıştır. Kıblenin değişmesi emri, aynı zamanda müslümanlar için bir sınavdı da. Kimlerin Allah ve Resulüne itaatkâr olduğu, kimlerin isyan ve itiraz etmek için bahaneler aradığı böylece bir kez daha anlaşılmıştı. Yahudiler, müslümanlara "sizin kıbleniz yok, bizim kıblemize dönmeğe mecbursunuz" demiş, kıblenin değişmesi olayı, müslümanların kültürel ve kişisel bağımsızlığını vurgulamıştır. Müslümanlar, ibadet sırasında Kâ'be'ye yönelmelidirler; hatta yemekte ve uykuda bile Kâ'be'ye doğru olmaları müstehaptır. Keza kesilecek hayvanların kıbleye doğru çevrilmesi gerekir, aksi takdirde eti haramdır. Her zaman ve her durumda "yön" olarak "Ka'be"yi seçme olayı müslümanlara tevhid ruhunu aşılamakta, Allah'ı anma ve iman dersi vermekte ve kulların Rab'lerini unutmamalarına, gaflete kapılmamalarına yardımcı olmaktadır. Bütün bunlara iaveten, müslümanların hepsinin Ka'be'ye yönelmesi, fevkalâde bir birlik ve beraberlik yaratmakta, muazzam bir intizama yol açmaktadır. Namaz sırasında bütün dünya müslümanları, istisnasız, bir noktaya doğru dinerler: Ka'be! Bu sırada gökyüzünün uzak bir noktasından yerküreye bakılacak olursa bütün müslümanların hâle hâle Ka'be'ye doğru namaza durduğu görülür; Kâ'be, bütün müslümanların zihinlerinin, yürek ve imanlarının birleştiği ve güçlerinin orada konsantre olduğu noktadır. Mükemmel bir bütünleşmedir bu! Müslümanların bir kıbleye yönelmeleri, onların astronomi, coğrafya, ve haritacılıkta önemli ilerlemeler kaydetmesine yardımcı olmuştur. Evet... Ka'be, İbrahim'in -s-, İsmail'in -s- ve Muhammed'in -sav- tevhidi mücadelelerinin unutulmaz hatırasıdır. Hz. Mehdi aleyhisselam da cihanşumül kıyamında Kâ'be'ye dayanacak ve dünyayı islah çalışmalarını bu merkez ve bu "üs"ten sürdürecektir. Zira her müslüman, Allah'a yönelen her insan, namaz ve dua sırasında Ka'be'ye yönelmektedir... ezanEzan ve ikamet, namazdan önce yapılan hazırlıklardandır; namaz sırasında kulun bütün dikkatinin Allah'a doğru toplanmasına yardımcı olur. Ezan, sessizliği bozan bir feryattır; islamın sükuta karşı sloganıdır; ölçülü, net, gayet öz ve yapıcı bir slogan... Müslümanların en temel inançlarıyla pratik çizgi ve eylemleri bu sloganda özetlenmiştir. Ezan islamın varlığını ilan edişidir; müslümanların inanç ve eylemlerinin tanıtılışı ve hayalî mabudların reddedilişidir. Hakk'a itaat, baatıla ve taağuta yüksek sesle başkaldırıdır. Ezan, serbest bir tebliğat atmosferinin göstergesi ve müslümanların fikri tavırlarının net ve sarih beyanıdır. Bu tevhîdi şiâr, dünyaya henüz gelen bir bebeğin kulağına fısıldanan ilk cümleler, ona öğretilen ilk ilâhi derslerdir. Büyükler için de daima uyanıklık vesilesi ve gafletten korunma silahıdır. Ezan, gök ehline ulaşan yegâne sestir.[79] Ezan, şeytanların ürküp kaçmasına neden olan bir sestir. Evlerde, özellikle evde hasta olduğunda ezan okunması ve ezanın mümkün mertebe güzel sesle okunmaya çalışılması önemle tavsiye olunmuştur. Bir hadiste şöyle buyrulur: "Zaman gelecek, ezan küçümsenecektir ve güçsüz kimselere bırakılan önemsiz bir işe dönüştürülecektir[80] Bir başka hadiste şöyle geçer: "Çoğu insanların mahcup ve başları öne eğik bir halde bulunduğu kıyamet günü, müezzinler alın açıklığıyla ve boyunları bükülmeden haşrolunacaklardır.[81] Uzun boyları, yüksek makamlarının göstergesidir. Müezzin, onun okuduğu ezanla namaza gelenlerin sevaplarına ortaktır. bİlÂlBilal, hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- müezzin olarak seçtiği siyah derili bir müslümandır. Habeşliydi, bu yüzden de "Bilal-î Habeşî" diye anılırdı. Vahy yoluyla ezan bildirildiğinde, hz. Resulullah -sav- bunu, güzel sesli Bilal'e öğretti.[82] Bilal'in hz. Resulullah -sav- tarafından ezan için özellikle seçilmiş olmasında bizim için alınacak dersler vardır, şöyle ki: 1- Kölelere saygın bir şahsiyet kazandırmak ve onların da insanlık gururu duymalarına yardımcı olmak. Nitekim Bilâl bir köleydi; bu vazifeyle birlikte "islamın sözcüsü" ve "ümmetin münâdisi" olmuş oldu. 2- Siyahlara saygınlık kazandırmak, renk ve ırk ayrımının hiç bir değer ifade etmediğini göstermek. 3- Bir zamanlar Bilal'e efendilik taslayan, onu sürekli aşağılayıp horlayan, hatta onu alaya alan mütekebbirleri (kibirlenenleri) tahkir etmek.[83] 4- İman, takva ve liyakatin, dış görünüşteki eksiklikleri pekâla giderdiğini göstermek... Bilal "ş"leri "s" şeklinde telaffuz ettiği halde islam onun bu dış görünüşüne değil iç dünyasına önem vermiş ve onun bâtınî kemalini muhatap almıştır. Bilal, islam tarihinde ilk ezan söyleyen kişidir.[84] Hz. Resulullah'ın bi'setinin başlangıcında ona iman etmiş ve imanı uğruna, Hicaz'ın kızgın kumları üzerinde en çetin işkencelere tahammül göstererek "Ahad! Ahad!" (Allah "bir"dir, eşi, benzeri ve ortağı yoktur!) nidalarını dilinden düşürmemiştir. Mekke fethedildiği gün, öğle vakti, peygamberin emriyle Kâ'be'nin damına çıkıp ezan okumuş ve damdaki putları aşağıya atmıştır.[85] Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına katılmıştır. Hz. Peygamber'in -sav- rıhletinden sonra bir daha, hiçkimse için ezan okumamıştır. Sadece bir defa; babasının döneminin hasret ve özlemiyle hüzne boğulan hz. Fâtıma-ı Zehrâ selamullah aleyhâ için ezan okumuş, ezanın yarısına gelip de "Eşhedu-enne Muhammed'en Resulullah" (Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir) dediğinde hz. Fatıma -s- ve onunla birlikte ezanı dinleyen halk şiddetle ağlamıştır[86] Hz. Resulullah'tan -sav- sonra ezan okumayışının nedeni, siyasi iktidarın mevcut yetkililerini protesto etmekti. Bir gün, Ebu Bekr'in hilafet döneminde, Ömer, Bilal'e "Seni satın olarak kölelikten kurtardı; buna rağmen Ebu Bekir namaz kıldıracağı zaman neden ona ezan okumuyorsun?" diye sorunca şöyle cevap verir: "Eğer Allah rızası için bunu yapmışsa, benden hiçbir alacağı yok demektir. Yok, eğer başka bir niyetle yapmışsa; tekrar onun kölesi olmaya hazır olduğunu; fakat hz. Resulullah'ın -sav- halife olarak tayin etmediği birine asla ezan okumayacağımı bilmelidir.[87] Bilal, dini bir slogan olan ezanı bile, kabul etmediği bir düzenin takviyesi yolunda söylemekten kaçınmıştır. Bilal, bu Habeşistan'lı siyah köle, iman gücü sayesinde hz. Resulullah'ın -sav- özel sözcüsü ve beytül-malın muhasebecisi olma şerefine kavuşmuştur[88] Sahi, ezan vakti geldiğinde Avrupa, Amerika... ve dünyanın diğer ülkelerindeki müslüman öğrenciler yüksek sesle ezan okuyacak olsalar, bu, o beldelerdeki insanları düşünmeye sevk etmeyecek midir? Bilindiği üzere, merhum şehid Nevvab Safevi, adamlarına "Öğle ve akşam vakitlerinde, ezan vakti olduğunda, nerede bulunursanız bulunun, muhakkak yüksek sesle ezan söyleyin" şeklinde direktif vermişti. Nitekim taağut düzenini dehşete düşüren de bu ezanlar olmadı mıydı? "Ezan şeytanı ürkütüp kaçırır" hadisindeki nice anlamlardan biri de bu değilmidir? İngiliz politikacı Gladston'un Avam Kamarası'nda söylediği şu sözler elbette düşündürücüdür: "Muhammed adı müezzinlerin dilinden düşmedikçe, Kâ'be varlığını koruduğu ve müslümanlar yaşamlarını Kur'an-ı Kerim'e göre düzenledikleri sürece bizim politikamızın islâm ülkelerinde sağlam temeller üzerine oturabilmesi mümkün değildir."[89] Ezanın zengin muhtevası ve yapıcı boyutları nedeniyeldir ki, her namazdan önce, bu tevhidî sloganın mutlaka söylenmesi önemle vurgulanmıştır. [1] - Ankebut, 45. [2] - Tâhâ, 14. [3] - Ra'd, 28. [4] - Bakara, 183. [5] - Hacc, 28. [6] - Tevbe, 103. [7] - Mâide, 91. [8] - Bakara, 179. [9] - Nehc-ül B.; Subhi Salih, 252. hikmet, Feyz-ül islâm, 244. hikmet. [10] - Şems, 8. [11] - Kıyamet; 5, 6. [12] - Kamer; 2. [13] - Lokman; 17. [14] - Tâhâ, 14. [15] - Künz-ul Amel; c:7, s:279. [16] - Bihâr, c:77, s:77. [17] - Bakara, 45. [18] - Nehc-ül Belağa, 252. hikmet. [19] - Kevser, 2. [20] - Füru-u Kâfi; 1, s: 270. [21] - Mustedrek; c:1 s: 172. [22] - Nehc-ül F., 1588. cümle. [23] - Füru-u Kâfi; c:1, s:267. [24] - Vesâil; c:1, s:4. [25] - Nehc-ül F., 979. cümle. [26] - Vesâil; c:3, s:7. [27] - Fürü-u Kâfi, c:1, s:265. [28] - Füru-u Kafi, c:1, s:264. [29] - Bakara, 45. [30] - Uzr-ül Hüküm Fihristi, namaz. [31] - Meryem, 31. [32] - İbrahim, 37. [33] - Nehc-ül Belağa, hikmet: 237. [34] - Hûd, 114. [35] - Mudessir, 43. [36] - Maûn, 5. [37] - Muheccet-ul Beyzâ; c:1, s:301. [38] - Nehc-ül F., 1098. cümle. [39] - Bihâr, c:84, s:284. [40] - Vesâil; c:3, s:19. [41] - Sefenet-ul Bihâr; c:3, s:19. [42] - Sefinet-ul Bihar; c:2, s:43. [43] - Vesâil; c:3, s:15. [44] - Mustedrik Vesâil, c:1, s:173. [45] - Bihâr; c:84, s:242. [46] - Bihâr, c: 84, s:258. [47] - Nehc-ül F.; 54. cümle. [48] - Bihâr, c:84, s:317. [49] - Muheccet-ul beyzâ c:1, s:354. [50] - Bihâr, c:84, s: 317. [51] - Muheccet-ül Beyzâ, c:1, s:388. [52] - Nehc-ül Fesahe; 132. cümle. [53] - Tefsir-i Safi; c:2, s:370. [54] - Bihâr; c:84, s:247. [55] - Vesâil; c:1, s:28. [56] - Bihâr, c:84, s: 258. [57] - Mustedrik Vesâil, c:1, s:174. [58] - Sefinet-ul Bihâr; c:2, s:44. [59] - Muheccet-ul Beyzâ; c:1, s:354. [60] - a.e. [61] - Nehc-ül F.; 1672. cümle. [62] - Muheccet-ul Beyzâ, c:1, s:382. [63] - Vafi; c:1, s:13. [64] - Nehc-ül F.; 1669. cümle. [65] - Bakara, 83. [66] - Nehc-ül Belağa, Muttakiyn hutbesi. [67] - Vesail, c:1, s:256. [68] - Muheccet-ul Beyzâ, c:1, s:281. [69] - Vesâil, c:1, s:257. [70] - Muhaccet-il Beyzâ, c:1, s:281. [71] - Kasar-ul cemel; c:1, s:311. [72] - Vesâil, c:1, s:266. [73] - Tevzih-ul Mesâil, abdest bölümü. [74] - Muhaccet-il Beyzâ; c:1, s:301. [75] - a-e; c:1, s:281. [76] - a-e; c:1, s:308 ve Uyun-i Ahbar'ur Rıza; c:2, s:105. [77] - İmamın ilmuhal risalesi, Türkçe tercümesinde syf: 129, 130. [78] - Bakara; 142-149. [79] - Kenz-ul A'mal; c:7, s:689. [80] - a-e. c:7, s:690. [81] - Vesâil; c:4, s:615. [82] - a-e; c:4, s:612. [83] - Bihâr'ul Envâr; c:21, s:133. [84] - Sefine. B.; c:1, Bilâl terimi. [85] - Vesâil; c:4, s:614. [86] - Sefinet-ül B. "Bilal" terimi. [87] - Sefinet-ül B.; c:1, "Bilal" terimi. [88] - Dehhüda sözlüğü, Bilal kelimesi. [89] - Numune Tefsiri; c:4, s:438.
|
|