Hz. Mehdi (a.s) Hakkında Müslümanların İttifakıKur’an’da Gayba İmanGayba ve gaybla ilgili hakikatlere inanmak peygamberlerin ilahi davetlerinin ekseni olup vahy ve nübüvvete imanın gereklerindendir. Nitekim Bakara Suresi’nin ilk ayetlerinde Kur’an “gayba inananlar için hidayet edici bir kitap” olarak tanıtılmıştır: “Bu bir kitaptır ki, kendisinde şüphe yok. Takva sahipleri için de yol göstericidir. Onlar, gayba inanırlar.”[1] Gaybî bilgi, insanın kendi başına edinebileceği bir bilgi olamayıp sadece ilahî öğrenim ve vahy yoluyla elde edebileceği inkâr edilmez bir gerçektir. Öyleyse “gayb”; Allah Teala’nın kullarını, peygamberleri vasıtasıyla bilgilendirdiği, melekler, arş, kürsü, cennet, cehennem, geçmiş ve gelecekle ilgili gizli olaylar gibi geniş bir hakikatler yelpazesini kapsamına almaktadır ki, Allah Teala peygamberleri vasıtasıyla halkı bu vb. konulardan haberdar kılmaktadır. Buradaki bahsimiz gelecekle ilgili bir mevzu etrafında olduğundan; gelecekte vuku bulacak bazı olaylar hakkında semavi kitaplarda bildirilmiş olan birkaç gaybi meseleyi aşağıya aktarıyor, bu örneklerden birkaçına değiniyoruz: Son Peygamber Hz. Muhammed sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in geleceğine dair daha önceki peygamberlerin bunu haber vermeleri: “Hani, Meryemoğlu İsa da “ey İsrailoğlulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra, ismi “Ahmed” olan bir peygamberin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, apaçık belgelerle onlara gelince “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler.”[2] İsarailoğullarının yeryüzünde iki kere fesat çıkarıp -her ikisinde de- yenilgiye uğrayacakları haberi: “Kitapta, İsrailoğullarına şu hükmü verdik: Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve pek kibirli bir yükselişle muhakkak kibirlenip yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk -vaid- geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de -sizi- evlerin aralarına kadar girip araştırdılar, bu yerine getirilmiş bir vaiddi”[3] - Romalıların Farsları yeneceği haberi: “Elif Lâm Mim. Rum-orduları- yenilgiye uğradı. Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir...”[4] Allah Teala’nın insanoğluna bildirdiği gaybî işlerin her biri onun hayat ve alınyazısıyla belli bir ilişki içinde olup belli bir amaçla gerçekleşmektedir. Bu hedeflerinden bazıları şöyle sıralanabilir: 1- Gaybî haberler gerçekleşince insanlar, peygamberlerin peygamberlik iddialarının doğru olduğunu görmekte, iman ve inançları, pekişmektedir. 2- Gelecekte vuku bulacak iyi veya kötü olayların haber verilip bildirilmesi, o olayların vukuu sırasındaki zaman diliminde yaşayanların gerekli -doğru- tavrı takınabilmelerini sağlamaktadır. Çünkü bu gaybî haberler verildiğinde, bunların vukuu sırasında takınılması gereken doğru tavrın nasıl olması gerektiği de genellikle bildirilmektedir. 3- Bütün bunlardan daha da önemli olanı şudur: Olumlu hadiseler hakkında öngörü bulunup önceden haber vermek aslında o olay için uygun, fikri ve duygusal ortamı hazırlamak demektir. Olumsuz olayların bildirilmesi de, bunların karşısında fikrî ve duygusal engeller oluşturmak suretiyle, ilerleyip yayılmalarının önlenmesini sağlamaktadır. Bu öngörü ve Kur’an tabiriyle; bu gaybî haberlerin en önemlilerin- den biri de Kur’an-ı Kerim ve nebevî sünnet ile bildirilmiş olan “insanlığın geleceği ve insan topluluklarının kaderiyle ilgili haber”dir ki buradaki bahsimizin ana temasını oluşturan bu haber özetle şöyledir: “Sonunda bütün yeryüzünün hakimiyeti Allah’ın salih kullarının eline geçecek, şirk ve küfrün kökü kazılacaktır, ki Hz. Peygamber efendimiz sallâ’llâhu aleyhi ve alih’den ulaşan haberlerde bu hususta etraflıca açıklamalarda bulunulmuştur, bu hadisenin, adı “Muhammed”, Lakabı “Mehdi” olan bir İmam vasıtasıyla gerçekleşeceği ve gökten inen Hz. İsa aleyhi’s-selâm’ın onun yardımcısı olacağı, onun zamanında İslam’ın bütün dünyaya egemen olacağı, insanlığın harikulâde ve olağanüstü bir ilmî ve manevî ilerleme kaydedeceği, bütün dünyanın huzur, güven ve refaha kavuşacağı bildirilmiştir.” Bu mevzu fevkalade önemli olduğundan Hz. Resul-ü Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih üzerinde bir hayli durmuş, önemle vurgulamış ve çeşitli boyutları üzerinde etraflı açıklamalarda bulunmuştur. Nitekim bugün Müslümanlar arasında benzeri yorum ve tefsirlerde bulunulan pek az İslamî konu vardır ki, çeşitli İslam mezhepleri arasında görüş birliği ve ittifakta bulunulmuş olsun. Hatta bu hususta tam bir vahdet ve ittifaka ulaşabilmek diğer mevzularda ittifak sağlamaktan çok daha kolaydır. Keza Ehl-i Sünnete mensup bazı ulema, akidevî açıdan Sünni olduğu halde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın kimliği konusunda Şia ile aynı görüşü ve inancı paylaşır.[5] Bu inancın İslamî olduğu ve öteden beri, çağlar boyunca İslam ulemasının Kur’an ve sünnete dayanarak bu hususta görüş birliği içinde bulunduğu noktasına ışık tutucu bazı delilleri burada aktarmanın faydalı olacağı inancındayız. Kur’an’da Hz. Mehdi (a.s)İslam’ın en önemli kaynağı Kur’an-ı Kerim diğer konularda olduğu gibi bu alanda da ayrıntılara girmeden genel ve tümel olarak bahsetmekte ve iman sayesinde cihanşümul adil bir hükümetin gerçekleşeceğini haber vermektedir. Örnek olarak bu konuyu söz konusu eden şu ayetleri gösterebiliriz: 1- “Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: Hiç şüphesiz arza salih kullarım varis olacaktır diye yazdık. Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur’an’da) açık bir mesaj vardır.”[6] Her şeyden önce ayette geçen bazı kelimelere dikkat etmek gerekir: Arz: Yer küresine denilmektedir ve başka bir anlamda kullanıldığına dair özel bir belirteç olmadıkça bütün yeryüzünü kapsamına almaktadır. İrs ve miras: Lügat anlamı, muamele ve alış-veriş etmeden elde edilen şeye denir. Ancak Kur’an-ı Kerim’de bazı yerlerde salih bir kavmin salih olmayanlara galibiyet ve üstünlüğü, onların güçlerini ele geçirmesi anlamında kullanılmıştır. Zebur: Her çeşit kitap ve yazı anlamına gelmektedir; ancak Ahd-i kadim’de “Mezamir-i Davud” diye anılan Hz. Davud’un kitabı için kullanılan bir tabirdir. Bu kitap Hz. Davud’un Allah’a yakarışlarını, öğütlerini içermektedir. Zebur’un, Kur’an’dan önceki bütün ilahî kitaplar için kullanılır bir tabir olması ihtimali de vardır. Zikir: Uyarma ve hatırlatma kaynağı olan her şeye zikir denir. Ancak yukarıdaki ayette Hz. Musa aleyhi’s-selâm’ın kitabı “Tevrat” olarak tefsir edilmiştir. Bunun sebebi de ayette onun Zebur’dan önce olduğunun bildirilmesidir. Başka bir tefsire göre “Zikir” Kur’an-ı Kerim’e işarettir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bu tabir Kur’an’ın kendisi için kullanılmıştır. Örneğin Tekvir / 27’de şöyle geçer: “O (Kur’an), alemler için ancak bir zikirdir.” Dolayısıyla ayette geçen “min ba’dı” kelimesi “ayrıca” ve “ilaveten” anlamına gelir. Salih: Liyakat sahibi anlamındadır ve genel olarak kullanıldığında ise ister ilim açısından olsun, ister ahlak, iman, takva, bilinç ve yönetim açısından her alandaki liyakat anlamına gelir. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Biz, Kur’an’a ilaveten (veya Tevrat’tan sonra) Zebur’da da yeryüzünü benim salih ve liyakatli kullarım ele geçireceklerdir diye yazdık; işte bu da kulluk ve ibadet edenlere yeterlidir. Bu konunun Zebur’da zikredilmiş olması bunun bütün ilahî kitaplarda sabit ve kesin bir ilke olarak var olduğunu göstermektedir. Elbette eğer Zebur’dan maksat tüm ilahi kitaplar değil de Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın kitabı olursa, Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın hak, adalet ve insanların çıkarları doğrultusunda geniş ve güçlü bir hükümete sahip olması için bu müjdenin o peygamberin kitabında kaydedilmiş olması mümkündür. Tabii Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın hükümeti bölgesel olup yeryüzünün bütününü kapsamıyordu. Ama Zebur’da, özgürlük, adalet ve emniyet ilkelerine dayanan cihanşümul bir hükümetin gerçekleşeceği ona müjdelenmiştir. Yani, yeteri kadar liyakat kazanmış “salih kullar”ın olduğu bir zamanda insanlar, yeryüzünün bütün maddî ve manevî miras ve bağışlarının sahibi olacaklardır. Yukarıdaki ayetin tefsirinde nakledilen bazı rivayetlerde bu alanda daha sarih ve açık tabirler göze çarpmaktadır. Örneğin, Mecma-ul Beyan tefsirinde yukarıdaki ayetin tefsirinde İmam Bâkır aleyhi’s-selâm’dan şöyle nakledilmektedir: “Onlar Mehdi’nin ahir zamanda gelecek olan ashabıdır.” Böylece yeryüzünün mirasçısı, kendini yetiştiren ve bu büyük risalete layık olan o erkek ve kadınlar olacaktır. İlginç olan şu ki: Ahd-i Kadim’in (Tevrat’ın) bir bölümü sayılan “Hz. Davud’un Mezmurlarında” da bu konu yaklaşık aynı tabirlerle göze çarpmaktadır. Mesela otuz yedinci mezmurda şöyle geçer: “Biraz bekle ve kötü yok olacaktır; Onun yerini araştıracaksın ve yok olacaktır. Fakat halimler dünyayı miras alacaklar” Yine 37. mezmurda bu konu başka bir tabirle şöyle geçer: “Salihler yeri miras alır; ve onda ebediyen otururlar”[7] Gördüğünüz gibi Kur’an-ı Kerim’de geçen “müjde” aynen bu gün elimize ulaşan Zebur’da da mevcuttur. 2- Nur suresi 55. ayette zikrolunduğu gibi “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaat etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl halife ettiyse (güç ve iktidar sahibi kıldıysa), onları da yeryüzünde halife edecek (güç ve iktidar sahibi kılacak), kendileri için seçip beğendiği dinlerini yerleştirip sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvene kavuşturacaktır. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra küfre saparsa, işte onlar fasık olanlardır.”[8] Bu ayette mümin ve liyakatli kullara üç açık vaat da bulunulmuştur. Her vaatte üç ilkenin olduğunu bilmekteyiz: 1- Vaat eden (burada Allah Teala’dır). 2- Vaat olanlar (içinizden iman edenler ve salih amellerde bulunanlardır). 3- Vaat edilen şeyler. Bu da yine üç tanedir: 1- Yeryüzünde Halife Olma: Allah’ın temsilcisi olarak yer yüzünde hükümet etme, yani hak ve adil hükümet. 2- Dini Yerleştirip Sağlamlaştırmak: Allah’ın hükümlerinin hayatın bütün alanlarında manevî nüfuzu ve hakimiyeti. 3- Korkunun Emniyete Çevrilmesi: Korku ve emniyetsizliğe sebep olan bütün etkenlerin ortadan kaldırılması, yeryüzünde tam bir emniyet ve huzurun hakim oluşu. Dini yerleştirip sağlamlaştırmaktan maksat, “temkin” kelimesinin kullanıldığı diğer yerlerden anlaşıldığı gibi İslamî öğretinin köklü bir şekilde hayatın tüm alanlarına etki etmesidir. Bu üç vaat sonucu, insanlar yetişir, Allah’ın halis kulu olma ve bütün kalplerde tüm putların kırılması için ortam hazırlanır. (Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar.) Burada müfessirlerin sözleri ve bu ayetin nüzul sebebi hakkında kaydedilen şeylere de bir göz atalım: Bazı müfessirler bu ayetin, Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in ashabı Medine’ye hicret ettikten sonra indiğine inanmaktalar. Yepyeni bir hareket başlamıştı; zulüm, cehalet ve cahiliyet döneminin hurafeleriyle dolu olan eski ve çürük toplumun temellerini titreten bir hareket başlamıştı ve tabiatıyla dört bir yandan muhalefet sesleri yükselmişti. Bu ilahî inkılabın sayıları az ama fedakâr elemanları bu yeni dinin büyük etkinliğinden yararlanarak gerçek yeniliği getirdilerse de ancak muhaliflerin sayıları ve çıkardıkları gürültüler o kadar çoktu ki hak sözler onların arasında kayboluyordu. Kabilelerin muhalefetleri o kadar çoktu ki Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in ashabı her zaman hazır durumdaydı, her akşam silahla uyuyor, sabahları da silahla, dar ve ağır savaş elbisesiyle uyanıyorlardı. Bu durumun uzun bir süre devam etmesi gerçekten üzücüydü. Çizme, zırh, kılıç ve kalkanla nasıl uyuyabilirlerdi?! Hem de yarı uyanık bir şekilde. Bazen geceleri rahat bir uykuyla dinlenebilecekleri ve düşman tarafından hiç bir tehlikenin kendilerini tehdit etmediği bir zamanın gelmesini; namaz kılarken düşmanın gafil avlamasından korkmayacakları ve geceleyin düşman baskınından korkmadan serbestçe ibadet edecekleri, putları kırarak Kur’an’ın adilane hükümeti sayesinde huzurlu bir hayat yaşayacakları günü arzuluyorlardı. İster istemez içinde bulundukları bu durumdan dolayı endişelerini dile getirerek birbirlerine, “Acaba böyle bir gün gelecek mi?” diye soruyorlardı. Bu sırada yukarıdaki ayet inerek onları müjdeledi: Evet, böyle bir gün gelecek; bu Allah’ın büyük vaadidir, değişmez ve kesin vaadi. Çok geçmeden Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in Arap yarımadasına tamamen zaferiyle o günün nasıl gelip çattığını her kes gördü. Bu ayetin nüzul sebebi tabii bir görünüm arzetmektedir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerini ve onların nüzul sebeplerini araştıran kimseler, ayetlerin geniş anlamlarının hiç bir zaman onların iniş nedenleriyle sınırlandırılamayacağını, aksine, nüzul sebebinin ayetin içerdiği mananın örneklerinden biri olduğunu bilirler. Bir ayeti onun nüzul sebebine has kılmak tıpkı zaruret gereği düşmanla savaşmak için elde ettiğimiz bir silahı her ne kadar kullanışlı, pahalı ve eşsiz de olsa o savaş bittikten sonra bir kenara bırakmak gibidir. Elbette Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in yaşadığı asrın sonlarında bu ayetin anlamından geniş bir bölümünün gerçekleşmiş olduğunu gördük. Fakat bu ayette ifade edilen vaat, yeryüzünün tümünü kapsayacak şekilde gerçekleşmemiştir ve dünyanın da bu olayı beklediğini bilmekteyiz. Yukarıdaki ayet bütün asırlarda, bütün liyakatli müminleri sonunda cihanşümul hükümetin liyakatli kulların eline geçeceğini, birbirleriyle paslaşan bir grup bencil ve sömürgecinin elinde top gibi oyuncak olmayacağını müjdelemektedir. Dolayısıyla, hadislerde bu ayetin, Hz. Mehdi’nin kıyamına tefsir edildiğini görmekteyiz. Mesela değerli müfessir Tabersî Mecma-ul Beyan tefsirinde İmam Seccad aleyhi’s-selâm’dan şöyle nakletmektedir: “Andolsun onlar bizim Şiilerimiz (izleyicilerimiz)dirler. Allah Teala bunu bizden olan bir kişinin vasıtasıyla gerçekleştirecektir ve o bu ümmetin Mehdi’sidir.” Daha sonra bu konuyu, İmam Bâkır aleyhi’s-selâm ve İmam Sadık aleyhi’s-selâm’dan nakletmektedir. Sonra da şunu eklemektedir ki: ayet mutlak olup bütün yeryüzünün hilafetini kapsamına almaktadır. Bu ilahî vaat henüz gerçekleşmediği için onun gerçekleşmesini beklemek gerekir. “el-Burhan” tefsirinde, bu ayetin Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın kıyamına işaret ettiğine dair İmam Bâkır aleyhi’s-selâm ve İmam Sadık aleyhi’s-selâm’dan çeşitli rivayetler nakletmektedir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki: Ayette geçen minkum (sizden) kelimesinden anlaşılıyor ki, ortam hazırlandığında cihanşümul bir inkılaba girişmek için liyakatli, mümin ve salih bir azınlığın varlığı yeterlidir. 3- “Müşrikler istemese de o dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.”[9] Bu ayetin ne demek istediğini anlamak için kendisinden önceki ayete dönmemiz gerekiyor. Tevbe 32’de buyuruyor ki: “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” Bu ayetten de iyice anlaşılıyor ki, Allah Teala İslam nurunu mükemmelleştirmeyi irade etmiştir ve onun tam anlamıyla mükemmelleşmesi de yeryüzünün tamamını kapsamasına bağlıdır. Daha sonra daha açık bir şekilde bu gerçeği söz konusu ayette şöyle açıklıyor: “Müşrikler istemese de o dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.” Bu vaat çok az bir farkla Fetih suresinin 28. ayetinde de tekrar edilmiştir: “Ki O, kendi peygamberlerini hidayetle ve hak olan din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. (Bu büyük vaade) Şahid olarak Allah yeter.” Nihayet üçüncü kez bu büyük vaat Saff suresinin 9. ayetinde aynen Tevbe suresindeki tabirle şöyle geçer: “Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile.” Kur’an-ı Kerim’in üç süresinde geçen bu ayetten bu ilahî vaadin önemi ortaya çıkmaktadır. Fakat burada önemli olan ayetteki “li yuzhirehu” cümlesinin anlamının açığa kavuşmasıdır: 1- Acaba bu cümledeki “hu” zamiri Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’e mi aittir yoksa “hak din”e mi? Birinci durumda ayetin anlamı Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in, ikinci durumda ise İslam dininin bütün dinlere galip geleceğidir. Ama “hak din” bu kelimeye daha yakın olduğu için edebiyat kurallarına göre zamirin ona ait olması daha doğrudur (gerçi sonuçta bu ikisi arasında önemli bir fark da yoktur). Ayrıca bir dinin diğer dinlere üstün gelme tabiri, bir kimsenin dinlere galibiyetinden daha uygundur. 2- Burada “zuhur” kelimesinden maksat nedir? Şüphesiz burada “zuhur” ortaya çıkma ve açıklığa kavuşma anlamında değildir; aksine, galibiyet ve üstün gelme anlamındadır. Çünkü bu kelimenin en meşhur anlamlarından birisi, Arap lügatinin meşhur kaynaklarından biri olan Kamus kitabında şöyle geçer: “zahere bihi ve aleyhi”, “ona galip geldi” anlamındadır ve Müfredat-ı Rağib’de ise şöyle geçer: “zahere aleyhi”, “ona galip oldu” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Mu’min, Kehf ve Tövbe surelerinde geçen bir çok ayetinde bu kelime “galibiyet ve üstünlük” anlamında kullanılmıştır. Örneğin: “Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse, size karşı ne akrabalık bağlarını, ne de sözleşme hükümlerini gözetip/tanır-lar.” “Ey kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde de hüküm sahibi kimselersiniz.” “Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar.” Ancak söz konusu olan soru şudur: Bu dinin diğer dinlere galibiyetinden maksat nedir? Müfessirler bu konuda üç tefsirde bulunmuşlardır. 1- Fikri Zafer: İslam dinini, genelde hurafelerle dolu olan diğer dinlerle karşılaştırdığımızda onun mantığının diğer mantıklara galibiyeti ortaya çıkmaktadır. Bu tefsirin taraftarları halis İslam tevhidini şirkle karışmış olan diğer tevhid inançlarıyla veya halis şirkle karşılaştırdığımızda İslam mektebinin diğer mekteplere olan üstünlüğü ortaya çıkmaktadır diyorlar. 2- Maksat, dünya çapında ve genel bir galebe değil, bölgesel olarak pratikte müşahede edilen diğer dinlere galebe ve üstünlüktür. Bu da gerçekleşmiştir; çünkü Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in döneminde İslam Arap yarımadasına ve ondan sonra da dünyanın büyük bir bölümüne galip geldi ve Çin duvarından -hatta Çin duvarının ötesinden- Atlas okyanusunun sahiline kadar uzanan bu bölgedeki diğer dinlerin mensupları genelde İslam dininin karşısında boyun eğmekteydiler. Hatta İslam devletinin sultası bu noktalardan kalktıktan sonra bile yine İslam bu bölgelerde dimdik ayakta duran bir din olarak bilindi. 3- Maksat kültürel, iktisadî ve siyasî alanları kapsamına alan dünya çapında ve bütün yeryüzünde pratikte gerçekleşen bir üstünlük ve galebedir. Bu tefsiri Şii müfessirlerin dışında Ehl-i Sünnet alimlerinden bir grup da benimsemiştir. Kesinlikle böyle bir vaat şimdiye kadar pratiğe geçirilmemiş olup, sadece Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın cihanşümul hakimiyeti döneminde böyle bir vaadin gerçekleşmesi beklenmektedir. Onun hükümetinde hak ve adalet her yeri kapsayacak ve bu din dünya çapında bütün dinlere galip gelecektir. Elimizdeki deliller üçüncü tefsirin diğer tefsirlerden daha doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü: 1- “Zuhur” kelimesinden anlaşılan galebe ve üstünlük zihni ve fikri galebe değil, ayni ve pratikteki galebe anlamındadır. Dolayısıyla da yukarıda Kur’an’dan saydığımız diğer yerlerin hiç birinde “zuhur” kelimesi zihni ve fikrî galebe anlamına gelmemiştir. Önceki ayetlere dönerek dikkat edecek olursak bütün bu ayetlerde bu kelimenin ayni ve pratikteki gözlemlenen galebe ve üstünlük anlamında kullanıldığını görürüz. 2- “Kulluh” kelimesinin vurgulama olarak zikredilmesi bu üstünlüğün bölgesel ve sınırlı olmadığını, aksine dünyadaki bütün dinleri kapsamına aldığını göstermektedir. Bu da İslam dininin bütün dinlere galip ve üstün gelmesi dışında imkansızdır. 3- Elimizdeki rivayetler yıkardaki ayetin tefsirinin üçüncü tefsir olduğunu daha da güçlü kılmaktadır. Örneğin: a) Ayaşi kendi senediyle İmran b. Meysem’den, o da Ubade’den şöyle nakleder: Emir-ul Müminin Hz. Ali aleyhi’s-selâm “Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur...” ayetini okuduğunda “Acaba bu galebe ve üstünlük gerçekleşti mi?” diye sordu. Oradakiler “Evet” dediler. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle buyurdu: “Hayır, canım elinde olan Allah’a andolsun ki bu galebe ve üstünlük ancak yeryüzünde sabah ve akşam “La ilahe illellah” sesi yükselmeyen hiç bir bayındır yer kalmayınca gerçekleşir.”[10] b) İmam Bâkır aleyhi’s-selâm’dan nakledilen başka bir hadiste şöyle geçer: “Bu galebe ve üstünlük Âl-i Muhammed’den olan Mehdi kıyam edince gerçekleşecektir. Öyle ki, yeryüzünde Hz. Muhammed Mustafa’yı (onun peygamberliğini) ikrar etmeyen bir kimse kalmaz.”[11] c) Mikdad b. Esved şöyle der: Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in “Yeryüzünde İslam dininin girmediği toprak, çamurdan yapılmış bir ev ve (çölde) bir çadır kalmaz.” buyurduğunu duydum.[12] Yukarıdaki ayetin tefsirinde bu anlamda başka rivayetler de nakledilmiştir. Buraya kadar zikrettiğimiz ayetler, bütün dünya çapında sulh, cihanşümul adalet, tevhidin egemenliği ve İslam’a imanı vurgulayan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden bir bölümüdür. Kur’an’da Yaradılışın Gayesi ve İslam’ın CihanşümullüğüKur’an-ı Kerim’de açıkça bildirildiği üzere insanlar sadece Allah’a ibadet gayesiyle yaratılmışlardır. Zariat Suresi’nin 56. ayetinde bu hususta şöyle buyuruyor: “Ve ben, cinleri ve insanı, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu nedenledir ki bütün peygamberlerin müşterek daveti “Allah Teala’ya ibadette bulunma ve tağuttan sakınma” esasına dayalıdır. Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih buyurmaktadır ki: “Andolsun ki biz her ümmete, Allah’a kulluk edin ve tağut’tan uzaklaşın diye bir peygamber gönderdik ...”[13] Bu ayetler İslam’ın evrensel bir din olduğunu ve Allah Teala bu dini bütün dünyaya hakim kılmak ve bütün bir insanlığı küfür ve şirkten kurtararak kendisine ibadete yöneltmek istemekte ve kullarının İslam’ın hayat verici düsturlarına uymak ve onları uygulamak suretiyle tertemiz bir hayata ulaşıp Allah’ın rahmetine hak kazanmalarını dilemektedir. Allah Tealâ’nın insanlarla cinleri kendisine ibadette bulunmaları için yaratmış olması ve İslam’ı cihanşümul bir din kapasitesiyle göndermiş bulunmasının vazgeçilmez bir gerçeği olarak; İslam’ın cihanşümul programları içermesi ve günün birinde yaratılış gayesi olan Allah’a kulluğun tüm dünyaya egemenlik kurmasıdır ki, bu da Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili haber ve hadislerde sarih bir şekilde belirtilmiş durumdadır. Daha önce müşterek anlamını özetle verdiğimiz bu sahih hadis ve haberlere dayanarak bu iş, asrın İmamı olan, vaat edilen ve beklenen Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın eliyle gerçekleştirilecek ve Hz. İsa aleyhi’s-selâm da onun yardımcısı olacaktır. Aksi takdirde yaratılış gayesi -Allah’a ibadet- gerçekleşmemiş olacak, sadece belli bir kesim ve belli bir mekanda tahakkuk bulduğu söylenebilecektir ki, bu da İslam’ın cihanşümulluk inancının bir teoriden ibaret olduğu, bu husustaki ayetlerin günlük hayatta icrasının mümkün olmadığı, anlamına gelir. Böylece şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Hz. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın eliyle İslam’ın bütün dünyaya egemen olacağı ve yerküre üzerinde, yaratılış gayesinin yani sadece Allah’a ibadet etmenin tahakkuk bulacağı vaadine dair hadisler, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere ve yaratılış felsefesine mutabık bir gerçeği vurgulamakta olup, bu hadislerin inkarı; İslam’ı cihanşümûl bir din olarak takdim eden ayetlerin -haşa- reddi demek olup, yaratılış gayesini bütün dünyada gerçekleştirme hususunda Allah Tealâ’nın -haşa- başarılı olamadığı manasına gelir!! Buna göre bazılarının “bu Mehdilik konusunun Kur’an’da geçmediği” şeklindeki iddiaları kesinlikle gerçekle bağdaşmamaktadır. Esasen Kur’an-ı kerim’in hakikatleri beyan yöntemi şudur: Kur’an, İslam’ın hüküm ve emirlerinin genel prensiplerini söyler ve bildirir, bunlarla ilgili ayrıntılı bilgi ve açıklamayı ise Allah Teala, sevgili Resulü sallâ’llâhu aleyhi ve alih’le onun mutahhar Ehl-i Beyt’ine yaptırır; bu teferruatlar onların sünnetlerindedir. Mesela İslam’ın zaruriyatlarından olan namaz için Kur’an’da “namaz kılın” vb. tabirler geçer; bu durumda hadis ve sünnete istinat etmeden ve sadece Kur’an’daki bu hükme bakarak namazın bütün mahiyetini ve nasıl olması gerektiğini kim söyleyebilir?! Sırf bu ayetlerle namazın cüzlerinin ne olduğu, farzlarının ne olduğu, kaç rekat olduğu ve esasen “rekat”ın ne demek olduğu...vb. gibi daha yüzlerce sorunun net cevabını hadis ve sünnete müracaat etmeksizin bulabilmek mümkün değildir. Nasıl ki sırf Kur’an’da bu ayrıntılar geçmiyor diye kalkıp da “Bugün Müslümanların kıldığı namaz Kur’an’da net olarak anlatılmıyor, o halde bu namaz hakkında Kur’an’da ayet yoktur!” diyebilmek mümkün müdür? Elbette ki hayır! Çünkü esasen Kur’an-ı Kerim bu tür açıklamaları Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in uhdesine bırakmış ve bunlar onun lisanıyla beyan edilmiştir ki Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm meselesi de bunlardan biridir. Öyleyse kaza kader, kıyamet, cennet, cehennem...vb. akidevî konularla namaz, oruç, humus, zekat,...vb. ahkâm mevzuları gibi Mehdilikolayı da Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiş, iblağ edilmiştir ve bu iblağlarla ilgili detaylı açıklamaları, Allah Teala Resulü’ne yaptırmış, o da bunları Ehl-i Beyt’ine aktarıp öğretmiştir, dolayısıyla de bu ayrıntılar Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ve Ehl-i Beyt’in sünnetinde aranmalıdır. Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili HadislerEhl-i Sünnet Kaynaklarında Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili HadislerHz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih İslam ümmetinin Mehdi aleyhi’s-selâm inancını taşıması ve bu inancın pekişmesi için yoğun bir çaba göstermiş, defalarca Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhurunu müjdelemiş, sahabeler bu müjdeyi Hz. Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten defalarca duymuş, nice sahabe bu hususta birçok hadis rivayet etmiştir ki, bu hadis ve rivayetlerin büyük bir kısmı Sünni mahfil ve kaynaklarda geçmektedir. Şimdi, söz konusu Şia ve Sünni kaynaklarında kayıtlı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ile ilgili hadisleri Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in bizzat kendisinden rivayet eden sahabeden bazılarını aktıralım: 1- Ali b. Ebu Talib aleyhi’s-selâm 2- Fatıma-i Zehra aleyha selâm 3- Hüseyin b. Ali aleyhi’s-selâm 4- Cabir b. Abdullah-i Ensarî 5- Ebu Eyyub-i Ensarî 6- Ebu Hureyre 7- Ammar b. Yasir 8- Ümmü Seleme 9- Talha b. Ubeydullah 10- Abdurrahman b. Avf 11- Ümmü Habibe 12- Abdullah b. Abbas 13- Ebu Said-i Hudrî 14- Abdullah b. Mesud 15- Enes b. Malik 16- Abdullah b. Amr 17- Sevban 18- Huzeyfe b. Yeman 19- Avf b. Malik 20- Abdullah b. Amr 21- Ali Hilali 22- Gurre’t b. Eyâs 23- Abdullah b. Hâris 24- İmran b. Hasin 25- Ebu Tufeyl 26- Cabir-i Sedefi
Şia Kitaplarında Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadislerin RavileriŞia, Sekaleyn ve Sefine hadisleri gibi naslara dayanarak Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten sonra siyasi mercilik gibi ilmi merciliğin de Hz. Resul-ü Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in mutahhar Ehl-i Beyt’ine tevdi edilmiş olduğuna inanır. Binaenaleyh çeşitli İslamî konularda olduğu gibi Hz. Mehdi konusunda da Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in sahabelerinden başka, onun mutahhar Ehl-i Beytinden, yani Hz. Ali, Hz. Fatıma-i Zehra, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in diğer İmamlarından sahih hadisler nakleder. Bu nedenle, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında hadisler nakleden sahabenin yanı sıra, aynı hususta Ehl-i Beyt İmamlarından hadis aktaran Ehl-i Beyt’in ashabın-dan bir kaçının ismini de aktarmayı faydalı gördük: Şia Kitaplarında Kayıtlı, Hz. Resulullah (s.a.a)’ten Hz. Mehdi (a.s) Hakkında Hadis Rivayet Eden Bazı Sahabenin Adları:
1- Hz. Ali aleyhi’s-selâm 2- Hz. Fatıma aleyhi’s-selâm 3- İmam Hasan aleyhi’s-selâm 4- İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm 5- Selman-ı Farsî 6- Ebuzer-i Gıffâri 7- Abbas b. Abdulmuttalib 8- Abdullah b. Abbas 9- Cabir b. Abdullah-il Ensâri 10- Ebu Said-i Hudri 11- Ebu Selmâ 12- Abdullah b. Ömer 13- Enes b. Malik 14- Zeyd b. Sabit 15- Zeyd b. Erkam 16- Ümmü Seleme 17- Abdullah b. Mesud 18- Abdullah b. Amr 19- Huzeyfe b. Yeman
Hz. Mehdi (a.s) İle İlgili Hadisleri Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Yoluyla Aktaran Bazı Ashabı[14]
1- Esbeğ b. Nebate 2- Alkame b. Kays 3- Mâlik b. Zamra 4- Haris b. Abdullah el-Harsî el-Hamrâni 5- Hers b. Şurb 6- İbn-i Ebi Cuheyfe es-Sevâi 7- Kumeyl b. Ziyad 8- Muhammed b. Hanefiyye 9- Hekîm b. Sa’d 10- Hâris el-A’ver el-Hemdânî 11- Cabir b. Abdullah’il Ensari 12- Ebuzer-i Gıfâri 13- Nezal b. Subre 14- Selim b. Kays el-Hilali 15- İbn-ut Tufeyl Amir b. Vasile 16- Medlec b. Harun b. Said 17- Hibet’ul Arenî
Yukarıdaki isimlerden başka İmam Hasan aleyhi’s-selâm, İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarının ashabından da birçokları Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında bu İmamlardan pek çok hadis naklinde bulunmuşlardır. Fakat konuyu özetle ele aldığımızdan onları burada aktarmayı zaruri bulmuyor, bu hususta detaylı bilgi ve daha fazla isim isteyenlerin ilgili kaynaklara bakmalarını önermekle yetiniyoruz. Konuyla İlgili Hadislerin SayısıYukarıda ismini aktardığımız sahabeden bazısı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili birçok hadis rivayet etmiştir. Abirî, “İbraz’ul Vehm’il Meknun” adlı eserinde, mevcut bütün kaynaklara ulaşma imkanı olmadığı halde, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili Ehl-i sünnet kaynaklı yüz hadis tespit etmiştir. Şia yoluyla Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten nakl edilen hadislerle birlikte bu rakamın yüzlerce hadisi aşacağı apaçık ortadadır. Nitekim Şiânın, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında İmam Ali aleyhi’s-selâm, Hz. Fâtıma aleyha selâm’dan nakledilen hadisler de eklenecek olursa bu konudakihadislerin sayısı bini aşar (Bkz. Ahadis’ul İmam’il Mehdi) Hz. Mehdi (a.s) Hakkındaki Hadisleri İçeren KitaplarŞia ve Sünni hadis kitapları içinde belli bir bölüm ve babı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislere ayırmayan veya en azından, o konuya birkaç hadis nakletmeyen bir kaynak eser hemen hemen yok gibidir. Sadece bu bile, söz konusu yazarların bu mevzua verdiği önem, buna beslediği inanç ve hadislerin sıhhatine duyduğu itminanı ortaya koyucu niteliktedir. Bu nedenle de mevzuumuza başlık yaptığımız “... içeren kitaplar” ibaresi yerine “Büyük hadis kitaplarının tamamı” ibaresinin kullanılması daha yerinde olacaktır aslında. Söz konusu bu kaynak eserlerden bazısını aktaralım: A) Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisleri İçeren Şia Kaynaklarından Birkaçı
1- Usul-u Kâfi 2- Keşf-ul Gumme Fi Marifet’il Eimme 3- İsbat’ul Hudat 4- el-Avâlim 5- Bihâr’ul Envâr 6- Emali-i Sâduk 7- Tefsir’ul Ayâşî 8- Tefsir’ul Burhân 9- Tefsir-u Kummî 10- Tefsir-i Kenz’ud Dekâik 11- Hilyet-ul Ebrâr 12- Delâil’ul İmâme 13- Muhtasar-ı Besâir’ud Derecât 14- Tefsir-u Fırat’il Kûfî 15- Tefsir-i Sâfî 16- Meaniy’ul Ahbar 17- Tefsir-i Mecma’ul Beyan 18- Tefsir-i Nur’us Sekaleyn 19- el-Umde 20- Vesail’uş Şia 21- Munteseb’ul Eser 22- Kitab-ı Suleym b. Kays 23- Emâli-i Tûsî 24- Ğayet’ul Merâm 25- Menâkib-u Emir’il Mü’minin 26- Kurb’ul İsnâd 27- Emâli-i Müfid 28- Uyun-u Ahbar’ir Rıza 29- el-İykâz-u Min’el Hecea 30- Sevâb’ul A’mal 33- et-Tafzil Li’l Kerâcikî.
B) Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisleri İçerenEhl-i Sünnet Kaynaklarından Birkaçı
1- Sünen-i Ebu Davud; 2- Cami-i Tirmizi; 3- Sûnen-i İbn-i Mâce; 4- Müsned-i Ahmed; 5- Sahih-i İbn-i Hebban; 6- Müstedrek-i Hâkim; 7- Müsnef-i Ebubekir b. Ebi Şeybe; 8- el-Fiten: Nuaym b. Hummâd; 9- el Mu’cem ve’s Sağir: Taberâni; 10- el-Efrâd: Darikutni; 11- Marifet’us Sahabe: el-Bârudi; 12- Müsned-i El Hâris b. Usâme; 15- Tarih-i İbn-i Asâkir; 16- Tehzib’ul Asâr: İbn-i Cerir; 17- Mu’cem: Ebubekir b. el-Mukrî; 18- Sünen-i Ebu Amr ed-Danî; 19- el-Fiten: Ebu Anm Kafi; 20- Müsned-ul Firdevs: Deylemi; 21- Fevaid-ul Ahbar: Ebubekir el-İskafi; 22- A’lam: Ebu Hüseyin b. El-Menavî 23- Delail-un Nübüvvet: Beyhakî; 24- Sünen-i Ebu Amr el-Mukrî; 25- Tarih-i İbn-i Cevzî; 26- Müsned-i Yahya b. Abdulhamid el-Amanî; 27- Müsned-i Ravyanî; 28- Tabakat-u İbn-i Sa’d.
Hz. Mehdi (a.s)’la İlgili Hadisler Hakkında Yazılan KitaplarHz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadislerin pek önemli ve fazla olması, çeşitli mezheplere mensup tanınmış İslam alimlerini, bu hadisleri büyük hadis kitaplarında kaydetmenin yanı sıra onların doğruluk ve sıhhatini ispatlama amacıyla başlıca birçok eserler yazmaya da sevk etmiştir. Bu da meselenin önemini gösteren çarpıcı noktalardan biridir. Çünkü çeşitli mezheplere mensup İslam ulemasının, hakkında bunca telif ve tespiti gerekli bulup bunca kitap yazdığı akidevi mevzular çok nadirdir. Biz, söz konusu eserlerden önemlilerini birkaçını aşağıya aktarmakla yetineceğiz: Hz. Mehdi (a.s) Hakkında Yazılmış Olan Şia Kitaplarından Birkaçı1- Kemal-ud Din Ve Tamam-un Ni’met: Şeyh Saduk (381). 2- el-Gaybet: Şeyh Tusî (460). 3- el-Gaybet: Nu’manî (360). 4- el-Melahim: İbn-i Tavus (664). 5- el-Mahaccet-u Fîma Nezele Fi’l Kâim-il Hüccet: Seyyid Haşim-i Behranî (1107) 6- el-Burhan-u Ala Sihhat-i Tul-i Ömr-i Sahib-iz Zeman: Ebu-l Feth Muhammed b. Osman el-Keraciki (449). 7- Tebsiret-ul Veliy Fimen Ree’l Kâim el-Mehdi: Seyyid Haşim b. Seyyid Süleyman el-Kettanî el-Behranî (1107) 8- İlzam-un Nasib: Şeyh Ali el-Yezdi el-Hairi (1333). 9- Mikyal-ul Mekarim Fi Fevaid-id Dua lil Kâim: Seyid Musevi (günümüzün alimlerinden). 10- Muntehab-ul Eser Fi’l İmam’is Sani Aşer: Ayetullah Lütfullah-is Safî (günümüzün alimlerinden). 11- el-Fusul-ul Aşret-i Fi’l Gaybe: Şeyh Mufid (413). 12- el-Mukni’u Fi’l Gaybe: Seyid Murtaza Alem-ul Huda (436). 13- Mu’cem-u Ahadis-il Mehdi, c. 1-5 (Muesir bir hey’et tarafından telif edilmiştir). 14- el-Mehdi: Seyid Sadruddin-i Sadr (günümüzün alimlerinden). Ehl-i Sünnet’in İmam Mehdi (a.s) Hakkında Telif Edilen Kitaplarından Bazılarının İsimleri1- Menakib-ul Mehdi: Ebu Nuaym-i İsfehani (430). 2- el-Erf-ul Verdî Fî Ahbar’il Mehdi: Suyuti (911). 3- el-Burhan-u Fi Alamet-i Mehdiyi Ahir-iz Zeman: Molla Ali el-Muttaki (975). 4- el-Kavl-ul Muhtasar Fi Alamat-il Mehdiyy-il Muntazar: İbn-i Hacer (974). 5- el-Meşreb-ul Verdi Fi Mezheb-il Mehdi: Molla Ali el-Kâri. 6- et-Tevzih-u Fi Tevatur-i Ma Câe Fi’l Mehdiyy’il Muntazar-i Ve’r Rical-i ve’l Mesih: Kadı Muhammed b. Ali eş-Şevkanî (1250). 7- Ahadis-ul Mehdi ve Ahbar-ul Mehdi: Ebubekir b. Haysem. 8- el-Ahadis-ul Kadiye bi Huruc-il Mehdi: Muhammed b. İsmail el-Emir-el Yemanî (751). 9- Fevaid-ul Fikr-i Fi Zuhur-il Mehdi el-Muntazar: Mer’a b. Yusuf el-Hanbeli (1033). 10- el-Beyan-u Fi Ahbar-i Sahib-iz Zeman: Allame Gencî eş-Şafiî (658). Bu Hadislerin Özet AnlamıŞiâ ve Sünni kaynaklarında geçen Hz. Mehdi ile ilgili hadislerdeki bazı teferruat ve söylem farklılığını bir kenara bırakacak olursak, bu hadislerin müşterek anlamı özetle şöyledir: “Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in mutahhar Ehl-i Beyt’inden adı da onun adıdır, Hz. Fâtıma aleyha selâm’ın soyundandır, ahir zamanda zuhur edecek, yeryüzü, tamamen zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra, adalet ve hakla dolduracaktır. Hz. İsa aleyhi’s-selâm onun zamanında gökten inecek ve onun arkasında namaz kılacaktır. Onun zamanında yeryüzünde fakir insan kalmayacaktır.” Şiâ ve Sünni mezhep ulemaları tarafından müştereken ve ittifakla kabul olunan hadislerin ortak anlamı kısaca bundan ibaret olup, bunda da kimsenin ihtilafı bulunmadığı gibi bu anlama katılmayan veya ters düşen herhangi bir mütevatir veya sahih hadis ne Sünni, ne Şia kaynaklarında mevcut değildir. Meşhur hadislerdeki farklı noktalar, yukarıdaki metin dışındaki bazı noktalardır; mesela onun yeryüzündeki devlet ve egemenliğinin ne kadar süreceği konusunda vb. konularda bazı hadislerde farklı ifadeler vardır, ama bu hadislerin hiçbiri mütevatir değildir. Ancak, bu ayrıntılarla ilgili hadisler üzerinde de dikkatli bir inceleme yapılması halinde bu hadislerden hangisinin sahih olup olmadığını belirtmek ve doğru anlamını bulabilmek de kolaylıkla mümkündür. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili bazı konular da, ya Sünni veya Şia kaynaklarında mütevatir durumdadır; mesela, Deccal’ın olağanüstü vasıfları konusunda Sünni kaynaklarında tevatüre ulaşan rivayetlere karşılık, Şiâ kaynaklarında Deccal’ın bu tür vasıflarına dair hiç bir sahih nakil yoktur. Zaten, bu tür konuların reddi veya kabulü yukarıda belirttiğimiz mezheplerce kabul edilen müşterek manayı etkilemez. Daha önce aktardığımız içerik, Şia ve Sünni hadislerindeki ortak ve mütevatir noktaları kapsamakta olup bu noktalarda ne Sünni ve Şii arasında, ne de bu iki mezhebin kendi içinde hiçbir ihtilaf yoktur. Ayrıca, bütün mezheplerin uleması da bu konuda tevatür bulunduğundan müttefiktirler. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerin mütevatir olduğunu vurgulayan Ehl-i Sünnet ulemasından birkaçını aşağıya aktarıyoruz: Mehdi ile İlgili Hadisleri Mütevatir Bilen Ehl-i Sünnet Alimlerinden Bazılarının İsimleri1- Hafız Muhammed b. Hüseyin el-Abirî “Menakıb-i Şafiî” kitabında şöyle diyor: “Mehdi’nin gelmesiyle ilgili hadisler mütevatir ve ravilerinin çok olmasından dolayı ise müstefizdir. Mehdi Peygamber’in Ehl-i Beytindendir, yedi yıl hükümet yapacak, yeryüzünü adaletle dolduracak, İsa ile birlikte kıyam edecek, Deccal’ı Filistin’de öldürmek için ona yardımda bulunacak, bu ümmete İmamlık yapacak, İsa da onun arkasında namaz kılacaktır.” 2- Muhammed Resul el-Berzenci (ölm. H. 1103). “el-İşaat-u li Eşrati-is Sae” kitabında şöyle demiştir: “Mehdi’nin varlığı, onun ahir-uz zamanda huruç (kıyam) etmesi ve onun Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in Ehl-i Beyt’inden ve Fatıma’nın evlatlarından olması hakkındaki hadisler, manevî tevatür haddine ulaşmıştır, öyleyse onu inkâr etmenin bir anlamı yoktur.” 3- Şeyh Muhammed b. Ahmed-i Sefarinî el-Hanbelî (ölm. H. 1188) “Levaih” kitabında “Tenbih” başlığı altında şöyle demiştir: “Mehdi’nin kıyamıyla ilgili rivayetler oldukça çoktur; hatta manevi tevatür haddine ulaşmıştır; tevatür haddine ulaşması sözü Ehl-i Sünnet alimleri arasında yaygındır; onların inançlarından bile sayılmıştır.” 4- Şafiî müftüsü Ahmed b. Zeynî b. Dehlan (ölm. 1304). “Futuhat-ul İslamiyye” kitabında şöyle demiştir: Mehdi’nin zuhurunu zikreden hadisler çok ve mütevatirdir; o hadisler içerisinde sahih, hasen ve zayıf olanları da bulunmaktadır.” 5- Kadı Muhammed b. Ali eş-Şevkanî (ölm. H. 1250) “et-Tehzib-u Fi Tevatür-i Ma Câe Fi’l Mehdiyy’il Muntezar-i Ve’d Deccal’i ve’l Mesih” kitabında şöyle diyor: Mehdi hakkında bulabildiğim kadarıyla elli hadis nakledilmiştir. Bu hadisler içerisinde sahih, hasen ve zayıflığı giderilmiş bir takım hadisler de bulunmaktadır. Bu konudaki hadisler şüphesiz mütevatirdir. Bunlardan daha az olan hadislere bile, usulde kaydedilen bütün terimlere göre tevatür denilmektedir.” 6- Seyid Muhammed Sıddık Hasan el-Kunci el-Buharî (ölm. 1307), “el-İzaat-u Lima Kane Vema Yekunu Beyne Yedey-is Sae” kitabının “Kıyametten önce vuku bulacak olaylar” bölümünde şöyle der: “Kıyametten önce vuku bulacak olaylar gerçekten çoktur. O olaylardan biri Mehdi el-Mev’ud el-Muntazar el-Fatimî. Bu olay kıyametten önce gerçekleşecek ilk vakıadır. Mehdi hakkındaki hadisler ihtilaflı olmalarına rağmen oldukça çok ve tevatür haddine ulaşmaktadır. Bu hadisler Sünen, Meacim ve Mesanid kitaplarında geçmektedir. 7- Ebu Abdullah Muhammed b. Cafer el-Ketani el-Maliki (ölm. 1345), “Nazm-ul Mütenasir Fi’l Hadis’il Mütevatir” kitabında şöyle demiştir: “Velhasıl Mehdi-i Muntazar hakkında nakledilen hadisler mütevatirdir; böylece Deccal ve İsa b. Meryem’in nüzulü hakkındaki hadisler de mütevatirdir.” 8- Hafız Suyutî (ölm. 911): Ebu-l Feyz-i Gumarî “İbraz-ul Vehm-il Meknun” kitabında şöyle demiştir: “Suyutî Fevaid-ul Mutekasire Fi Ahadis-il Mütevatire adlı kitabında ve o kitabın özeti olan Bi’l Ezhar-il Mütenasire adlı kitapta ve diğer kitaplarında Mehdi hakkındaki hadislerin mütevatir olduğunu vurgulamıştır.” 9- Şeyh Ahmed b. Hacer eş-Şafiî, Hindistan’da ölen bir şahısın Mehdiliğini iddia eden bir grup hakkında sorulan bir sorunun cevabında şöyle yazıyor: Bunların itikatları batıl, , açık bir cehalet, çirkin bir bid’at ve kesin bir sapıklıktır. Birincisine (batıl olduğuna) gelince bu söz müstefiz ve mütevatir olan hadislerle çelişmektedir. Çünkü hadisler, Mehdi’nin Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in Ehl-i Beyt’inden olduğunu ve yeryüzünün doğu ve batısına hükümet edeceğini bildirmekteler...”[15] 10- Şeyh Ahmed Ebu-s Surur b. Saba el-Hanefî söz konusu grup hakkında yöneltilen sorunun cevabında şöyle diyor: “Söz konusu grup tarafından ortaya atılan iddianın batıl olduğuna fetva vererek şöyle demiştir: o gruptakileri sahih naslarda ve sarih sünnette ve ravilerinin çok olduğu için tevatür haddine ulaşan hadislerde yer alan bir şeye inanç yönünden muhalefet ettikleri için, şiddetle yok edilmeleri gerekir. Çünkü mütevatir ve müstefiz hadisler gereğince Hz. Mehdi son zamanda efendimiz İsa aleyhi’s-selâm ile huruç edecektir.” 11- Nasirudin el-Elbanî “Havle-l Mehdî” adlı makalesinde şöyle diyor: “Mehdi meselesine gelince bilinmesi gerekir ki, onun huruc (kıyam) etmesi hakkında çok sahih hadisler vardır. Bu hadislerin bir kısmının senetleri sahihtir, onlardan bazılarını örnek olarak zikredeceğim, daha sonra onun hakkındaki şüpheleri gidermeye çalışacağım...” Makalesinin sonunda da şöyle diyor: “Sözün kısası, Mehdi’nin kıyamına olan akide sabittir; onunla ilgili hadisler Resulullah’tan mütevatir olarak nakledilmiştir. Buna inanmak gerekir. Bu mesele, gaybi meselelerindendir, ona iman etmek takvalıların sıfatlarındandır. Çünkü Allah Teala buyurmaktadır: “Elif, Lam, Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır. Muttaki olanlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve...” Mehdi’nin huruç (kıyam) etmesini ancak cahil ve kibirli insanlar inkâr eder. Allah Teala’dan, ona (İmam Mehdi’ye), Kitap ve sünnette sabit olan her şeye iman etmek üzere bizi öldürmesini niyaz ederim.”[16] 12- el-Ezher üniversitesi, usul-u din fakültesi üstatlarından olan ve İbn-i Hacer-i Heysemî el-Mekki’nin (ölm. 974) “Sevaik-ul Muhrika” kitabını tahkik ve tetkik yapan Üstad Abdulvehhab Abdullatif, Sevaik kitabının on birinci babının birinci bölümünde, İbn-i Hacer’in Taberanî’ den Mehdi hakkında tahriç ettiği hadisin dipnotunda şöyle demiştir: “Mehdi ile ilgili hadisler çoktur. Bu konuda Ebu Nuaym de onlardan olmak üzere birçok hafız, kitaplar te’lif etmişlerdir. Suyuti de Ebu Nuaym’in zikrettiklerini “Urf-ul Verdî Fi’l Ahbar-il Mehdi” kitabında toplamış ona bazı hadisler de eklemiştir. Ayrıca İbn-i Hacar’in de Mehdi hakkında “el-Muhtasar Fi Alamat-il Mehdiyy-il Muntazar” adlı bir eseri vardır.”[17] Tevatürün AnlamıHz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerin İslam’ın çeşitli mezhep ulemaları tarafından mütevatir oluşunun kabul edilmiş olduğu ortaya çıktıktan sonra şimdi tevatürün ne demek olduğuna, semere ve sonucunun ne olduğuna bakalım: Mütevatir hadis, yalan olması ihtimalini kesinlikle giderecek ve bütün rivayetlerin hata olabileceği ihtimalini geçersiz kılacak kadar fazla ravi tarafından rivayet edilmiş olan hadistir. Bu da, içeriği kesinlikle doğru hadis demektir. Böylece sonuç şu şekilde özetlenebilir: 1- Mütevatir haberde önemli olan ravilerin bireysel özelliği değil, sayıca fazlalıklarıdır. Yani mütevatir haberde, çeşitli mevzular nakillerindeki senette yer alan bireylerin tamamının biyografice teferruatıyla bilinen, sıka (güvenilir) veya âdil insanlar olma şartı yoktur. Bilakis, bunlardan kiminin zayıf veya biyografik açıdan belirsiz insanlar olması da pekala mümkündür, bu durumda kendi tariklerini zayıf kılmış olurlar, ama bu zaaf, tevatürün vasfını kesinlikle etkilemediği gibi, esasen bazı ravileri zayıf olmayan mütevatir hadis de zaten yoktur. 2- Mütevatir hadis; dinin usul ve zaruriyatında senet ve belge olarak geçerli kabul edilebilecek kadar kesin ve güvenilirdir. Hadis değerlendirmesinde de en muteber hadis türü sayılır. Mütevatir haberin karşı noktasında “haber-i vahit” yer alır, bu da sadece 1-2 kişi tarafından aktarılmış hadislerdir ki sahih kabul edilmesi için bütün ravilerinin sıka -güvenilir- olması şartı konulmuştur. Kaldı ki, sahih olması halinde bile, vahit (tek) haber sadece fıkhî konularda senet olarak geçerli itikadı konulardaysa belgesel geçerliliği söz konusu değildir. Hz. Mehdi (a.s) İle İlgili Hadislerde İbn-i Haldun’un Senet MünakaşasıBuraya kadar ki bahsimizde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ile ilgili hadislerin mütevatir hadislerden olduğunu ve böylesine çeşitli insanlar ve ravilerle aktarılmış hadislerin nadir bulunduğunu, mütevatir hadisin sıhhat şartının ravi ve yolların çokluğu sayıldığını, ravilerin ferdî özelliklerinin mütevatirin sıhhatini etkilemediğini, binaenaleyh her mütevatirde olduğu gibi burada da kimi ravilerin zayıflığının hadisin mütevatir ve doğru olduğuna hiçbir halel getirmeyeceğini belirtmiştik. Bu nedenledir ki, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerden bazısının zayıf olması nedeniyle hiçbir İslam alimi kalkıp da bu hadislerin mütevatirliğini reddedip Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancını inkâra kalkışmış değildir asla. Dolayısıyla de diğer bütün mütevatir ve kat’i hadisler gibi bu hadisler de İslam ulemasınca ittifakla sahih ve doğru kabul edilmiştir. Bu arada sadece İbn-i Haldun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancının bütün Müslümanlarca ittifakla kabul edildiğini itiraf ettiği halde, onun hakkında asırlarca nakledilmiş olan hadisler içinden 28’ini seçerek kendi zannınca bunların bir kısmını senet açısından taz’yif etme yoluna gitmiştir. Bu hadislere şüpheyle yaklaşan, İbn-i Haldun’un Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancını inkara kalkışmamış, hatta bazı hadislerin sıhhat ve doğruluğunu onun da kabul etmiş bulunduğunun da altını çizmek gerekir. Buna rağmen, bazı muasır yazarların, İbn-i Haldun’un bu taz’yiflerinden hareketle Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm inancının İslamiliğini inkâr yoluna gittikleri ve onun sözlerinden, kendisinin asla çıkarmamış olduğu batıl neticeler çıkarma hatasına düştüklerini de üzülerek belirtmekte yarar var. Bu özet ilmi çalışmada İbn-i Haldun’un görüşlerinin tamamını belirtme ve tenkit etmenin mümkün olmayacağı ve esasen konunun sınırlarını aşacağını nazara alarak; Ehl-i Sünnet ulemasının daha önce İbn-i Haldun üzerine gerekli eleştirileri zaten yaptığını ve Muhammed b. Ahmed b. Sıddık’ın “İbrâz’ul Vehm’il Meknun Min Kelam-ı İbn-i Haldun” adlı eserinde meseleyi etraflıca ele alarak İbn-i Haldun’un görüşlerinin Ehl-i Sünnet kaynaklarına aykırılığını ispatladığını ve Şiâ ulemasının da İbn-i Haldun’a gerekli eleştirileri yöneltmiş olduğunu belirtmenin yeterli ve faydalı olacağı kanaatındayız. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerin Şiâ kitaplarında mütevatirden de aşkın bulunmasına ve meseleyi ispata çalışma gibi bir şeye lüzum dahi olmamasına rağmen, yine de İbn-i Haldun’un sözlerini kısaca eleştiriyoruz: İbn-i Haldun’un Senet Tartışmasının Tenkidia) İbn-i Haldun rical ve hadis ilminde uzman bir alim değildir, dolayısıyla de bu hususta öne süreceği görüşlerin zaten hiçbir ilmî geçerlilik taşımadığı, bunların ilmî inceleme sayılamayacağı, Ehl-i Sünnet ulemasınca tespit edilmiştir. Mesela Seyyid Sıddık Gimari İbn-i Haldun için şöyle diyor: “Bu önemli alanda (hadis ilminde) onun yeri yoktur; ne de bu ilimden bir pay alabilmiştir. Durum böyle iken, bu ilimde nasıl ona itimad edilebilir ve bu ilmin meselelerini araştırmada ona nasıl müracaat edilebilir?!”[18] Yine onun hakkında Şeyh Ahmed Şakir’in görüşü şudur: “İbn-i Haldun bilgisi ve ehli olmadığı bir dalda o sahanın uzmanlarıyla mücadeleye kalkışmıştır. O, Mukaddime kitabında Mehdi aleyhi’s-selâm’a ayırdığı bölümde açık hatalara düşmüş ve bu alanda hatta muhaddislerin sözlerini bile anlayamamıştır. Eğer o, onların sözlerini anlayacak olsaydı söyledikleri sözlerden hiç birini söylemezdi.”[19] b) İbn-i Haldun, bu hususta sadece 28 hadisi ele almış ve daha sonra belirteceğimiz yanlış ölçülerle bunları değerlendirerek çoğunun zayıf olduğunu öne sürmüş ve tabi bu arada bir kısmının doğruluğunu da itiraf etmiştir. Oysa ki, ilgili hadisler bununla sınırlı değil, yüzlercedir; İbn-i Haldun bu konudaki hadislerin tamamına ulaşabilmiş olsaydı, doğruluğunu itiraf ettiği hadislerin sayısı da artacak ve onlarca hadisin sıhhatini kabul edecekti. c) İbn-i Haldun, İslam hadis ve rical ulemasının ilmi çalışma yöntemlerine yeterince vakıf olmadığından, karşılaştığı hadisleri yanlış değerlendirmiş ve bu yanlış kıstaslarla, mezkur hadislerin de yanlış olduğu zehabına kapılmıştır. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili bazı hadislerin zayıf olduğunu öne sürerken İbn-i Haldun’un nassı şu olmuştur: “Muhaddislerin yanında meşhur olan görüş şudur: “Cerh” (bir raviyi yeren sözler) ta’dile (ravinin adil olduğuyla ilgili sözler) öncelik taşır. Eğer senedin bazı ravilerinden gaflet, hafıza bozukluğu, zaaf ve akide bozukluğu gibi bir takım sıfatlar olursa bu o hadisin sıhhatine gölge düşürür ve o hadis zayıftır.” Görüldüğü gibi İbn-i Haldun hafıza zayıflığı veya mesela Şiâ inancına sahib olma gibi ilgisiz nedenlerle Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hadislerinin ricallerini tezyif etmiş ve rical ulemasının çoğunluğunun güvenilirliğini onaylanıp Kutub-ü Sitte’de kendisinden hadis naklinde bulunulmuş olan birçok ricali reddetme yoluna gitmiştir. Mesela Futr b. Halife, Abdurrezzak b. Hemmam Sen’ânî ve Emmar’ud Duhnî gibi isimler aslında Sahiheyn’in ricali oldukları halde İbn-i Haldun onları Şiilikle suçlamakta ve sırf bu nedenle rivayetlerinin zayıf olduğunu söylemek istemektedir. Halbuki bizzat İbn-i Haldun’un da itiraf etmiş olduğu üzere Ahmed b. Hanbel, Yahya’l Kıtan, İbn-i Muin ve Enneşânî’yle Iclî gibi tanınmış isimler “Fert b. Halife”in güvenilirliğini tasdik etmiş ve İbn-i Hacer, Abdurrezzak b. Hemmam-ı Sen’ânî için “ “sika, hafız, meşhur yazar”[20] tabirini kullanır. Aynı şekilde Ebu Zer’a Demeşkî, Muammer, Hişam b. Yusuf, Ebu Hâtem’le İclî onu pek övmüşlerdir.[21] Keza Imar’ud Duheni’yi de Ahmed b. Hanbel, İbn-i Muin, Ebu Hatem, Nesâi ve diğerleri güvenilir ve emin saymaktadırlar. İbn-i Haldun’un; rical ulemâsının tespitlerini doğru değerlendirmediğini görmek için bunların doğru değerlendirmesini bizzat Şebkî şöyle açıklar: “Hadis bilimcilerinin cerh, ta’dile öncelik taşır” diye meşhur olan kaideyi mutlak şekilde almaktan kesinlikle sakın. Doğru olan şu ki, kimin güvenilir olduğu ve adaleti sabit olur ve övücüleri çok ve cerh edenleri az olur ve onu cerh edenin cerhteki sebebi belli olursa, örneğin mezhebî taassup vb. sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun cerhine itina edilmez. Sonra şöyle de: Anladık ki, itaati, masiyetinden, methedeni yereninden çok olan bir kimsenin cerhi, -doğru şekilde cerhini yorumlasa da- kabul edilmez. Eğer mezhebî taassup veya akran arasından olan dünyevî çekişme gibi bir karine olursa ki, bu karineye istinaden yapılan cerhin mukabele amacıyla yapıldığı anlaşılırsa böyle bir cerh kabul edilmez... Eğer biz mutlak şekilde cerhi ta’dilden öne geçirecek olursak o zaman imamlardan hiç birisi bundan kurtulmaz. Çünkü hakkında ta’n olmayan hiç bir imam yoktur.”[22] Görüldüğü gibi, İbn-i Haldun’un kıstaslarına (cerhin ta’dile önceliğine) göre Ehl-i Sünnet mezhep imamlarının hiçbiri güvenilir değildir. Zira onların her biri bazı kimseler tarafından kınanmak suretiyle cerh edilmişlerdir, her ne kadar başkaları onları adil tanısalar da... d) Şia olma veya âdeta suçmuşçasına Şiilikle suçlanmanın râvi için “güvenilir değildir, zayıftır” hükmüne varmada yeterli bulan İbn-i Haldun mantığına göre Ehl-i Sünnet’in sıhahındaki onlarca ricali ve bu cümleden olmak üzere Sahih-i Buhari’yle Sahih-i Müslim’deki onca râvi ve ricali zayıf ve “güvenilmez” saymak gerekecektir. Nitekim Allame Şerefuddin “el-Müracaat” adlı tanınmış eserinde Sahih-i Müslim ile Buhari’deki ricallerden yüzünün Şii olduğu iddia edilen kimselerden olduğunu yazar. Bu durumda bunlar ve diğer Ehl-i Sünnet sahihlerindeki yüzlerce hadis ve rivayetin zayıf olduğunu söylemek gerekecektir ki; rical ulemasınca hafıza zayıflığı veya unutkanlık gibi nedenlerle “zayıf” olarak tespit edilmiş bulunan zevat da buna eklenecek olursa Sahih-i Müslim, Buhari ve diğer Ehl-i Sünnet sahihlerinde, sahih bir hadis ve rivayet bulabilmek mümkün olmayacaktır artık. İbn-i Haldun ve onun görüşlerine uyanlar, böyle bir neticeyi kabullenmeye hazır mıdır gerçekten?! Bu durumda, söz konusu sahihlerdeki onca hadis ve rivayetler arasında kaç tane “Sahih” hadis gösterebileceklerdir acaba?! e) Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadisler mütevatir ölçülerinin de fevkindedir. Kaldı ki mütavatir olayında ravinin senedi münakaşasına girmek anlamsızdır; doğrulanması veya reddi halinde, haberin sıhhat ve itibarını kesinlikle etkilememektedir. Çünkü daha önce de hatırlattığımız gibi, mütevatir hadiste ravilerin ve yolların çokluğu, mütevatir hadisin güvenilir ve sahih olduğuna delalet eder; ravilerin ferdî vasıf ve tutumları değil. öyleyse İbn-i Haldun’un başlattığı tartışmaların tamamı doğru olsa bile -ki, değildir- bu durum Mehdilik konusuyla ilgili hadislerin sıhhatini zerrece etkilemeyecektir. Buraya kadar açıklamalarımızdaki cevapları Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki usul ve hadisleri esas alarak aktardık. Şia hadislerine gelince; Hz. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm konusunda Şiâ kaynaklarında kayıtlı bulunan hadis ve haberler çokluk ve sıhhat açısından; bu tür tartışma ve açıklamalara lüzum dahi bırakmayacak bir durumdadır; daha sonraki bahislerimizde bu mevzu daha açık bir şekilde anlaşılacaktır zaten. Beşerî Tekamül İlahi Hakimiyete Teslimiyetle Sonuçlanacaktırİnsanlık tarihi bütün iniş çıkışlarına rağmen insanoğlunun kemal ve tekamülüne şahittir; bilimsel, deneysel ve dînî boyutlarda bu kemal kolaylıkla müşahede edilmektedir. İlmî Boyutta İnsanın Tekamülüİnsanoğlu son dönemlerde pozitif bilim ve teknolojide şaşırtıcı ilerlemeler kaydetmiş; fen bilimleri insani bilimler ve hatta tabiat ötesi bilimlerde de belli bir yol katetmiştir. Bir -iki asır öncesine kadar imkansız gibi görülen ve “ham hayalden ibaret kurgular” olarak telakki edilen bu ilerleme ve gelişmeler bugün insanoğluna yepyeni bir medeniyet kazandırmıştır. Mesela insanoğlunun iletişim konusunda ulaştığı teknolojik seviye bütün insanlık için “cihanşümul bir dünya devleti” fikrini geliştirmiş ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olduğunu gündeme getirmiştir. Bu merhale bile, ister istemez ve farkında olmaksızın “tek merkezden yönetilen ilahi bir devlet”e doğru önemli bir adımdır. Yeni teknolojik gelişmeler de giderek insanoğlunun hayatının yeni boyutlarında değişimler oluşturmaktadır ki bütün bunlar, insanın kainatın hilkatiyle daha yakından tanışmasını ve Allah Tealâ’nın âfak ve enfusla -insanı iç ve dış dünyasıyla- ilgili ayetlerini gereğince kavramasını sağlayacak ve neticede insanoğlu yüce Rabbine daha bir yaklaşma imkanı bularak O’nun çizgisinde yaşayabilme şansını yakalayacaktır: “...Biz, ayetlerimizi hem âfakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz...”[23] İnsanlığın Topluca Edindiği Tecrübeİnsanoğlunun edindiği tecrübelerin bazısı bir ülke veya sadece bir bölgenin tecrübesiyle sınırlı olmaktadır, bu tür tecrübeler bütün insan-oğluna mal olmamakta, bütün insanlığın hafızasına geçmemektedir. Buna karşılık; kimi tecrübeler de vardır ki şu veya bu şekilde bütün insanlar onu yaşamakta ve edinmektedirler; olumlu olup beğenilmesi halinde herkesçe istenmekte, olumsuz olması halindeyse bütün dünya bunun acısını yaşamakta ve ondan yaka silkmektedir. Yerküre insanlarının tamamının hafızasına yerleşmiş ve “herkesin edinmiş” olduğu bu “Topluca edinilmiş tecrübeler”in biri de acı “komünizm” ve “sosyalizm” tecrübesidir. Bu acı tecrübe, akidevî ve kültürel açıdan dine; ekonomik açıdan da özel mülkiyete karşı olan bir ideoloji ve devlet düzeninin uzun vadede başarılı olmayacağını, insanoğluna saadet ve huzur getirmeyeceğini bütün dünya insanlarına göstermiş oldu. Gerçi insanoğlu Allah’a iman edip O’nun peygamberlerinin kılavuzluğunda yürümüş olsaydı bu acı tecrübeyi yaşayamayacaktı elbet; ama ne yazık ki söz konusu inanç ve teslimiyeti göstermemiş ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da mecburen bu acı tecrübeyi tatmıştır. Şüphesiz, bu “toplu tecrübe” den sonra insanoğlu alacağı ibreti artık almış olup “sosyalizm belası”nı bir daha denemeye kalkışmayacaktır artık. Böylece, insanoğlu “Allah ve Resullerinin söz ve yolunun ne derece doğru ve haklı olduğu bir kez daha anlaşılmış ve “din ve dinin önerdiği devlet sistemiyle insan arasındaki mesafe” bu acı tecrübeden sonra biraz daha azalmıştır. Bu arada edinilen tecrübelerin başarılı veya başarısız olmasının mutlaka bir sebepten kaynaklandığı ve asla “tesadüfi” olmadığı da bilinmelidir. Söz konusu sebep ise, insanoğlunun vücuduna ve ruhuna hakim olan yapı ve kurallara -fıtrata- uygun veya buna aykırı davranmasından başka bir şey olmamıştır. İnsanoğlunun ilahi emir ve kuralları dikkate almadan sırf kendi düşüncesine dayanarak koyduğu kanun ve uyguladığı projeler, kendi yapı ve fıtratına egemen olan ilahi sistemden bîhaber ve kopuk olduğundan, genellikle büyük hatalar ve önemli olumsuz neticeleri de beraberinde taşımaktadır. Bunların bir kısmı uzun vadede bilfiil ortaya çıkmakta ve insanoğlu yaptığının neticesini fiilen de görebilmektedir. İnsanoğlu olumsuz tecrübe ve edinimlerini tekrarlamamak ve tedricen bunlardan uzaklaşmak zorundadır. Yanlışlardan geri atılan her adım, insanoğlunun isteklerinin dengelendiği din terazisinde ki dengeye yaklaştıran bir adımdır aslında. Diğer taraftan bizler, inanan insanlar olarak Allah’ın emirlerinin insan fıtratıyla uyumlu ve insan için uyulması elzem olduğunu bilmekteyiz. İnsanoğlu kendi saadet ve huzuru için olsun; bu tarihi hakikati tedricen kabullenmek zorundadır. Nitekim bu “süreç” bütün yeryüzünde Allah’ın kanunlarına dayalı bir egemenliğin tedricen oluşmakta oluğunu göstermektedir. Meselenin daha iyi anlaşılması için insanlığın dinî ve fikri yönde ki gerçek tekamülü ele alınıp detaylıca incelenebilir ama kısaca şunu ifade etmek gerekir ki her geçen gün insanlık tecrübesi biraz daha artmaktadır; bu nedenledir ki insanoğlunun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm eliyle kurulacak ilahî devlet nizamını kabul edebilme yeteneği, her geçen gün biraz daha artmaktadır. Gerçekte beşerin tekamül yönündeki seyri ve hareketinin bir ciheti de böylesi bir hükümetin tahakkuku için zemin hazırlamaktadır. Ehl-i Sünnet Ulemasından Hiç Kimse Mehdilik İnancını İnkâra KalkışmamıştırBuraya kadarki bahislerimizde İslam alimlerinin ister kaynak , ister özel kitaplarda olsun, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm, inancını vurguladıklarını, sahih ve mütevatir hadis ve haberlerle bu İslamî inancı daima destekle-diklerini belirttik. İslam ulemasının bu inancı kabulü ve bilfiil onayladığı hususu da, vurgulanması gereken bir diğer noktadır İslam tarihi boyunca Mehdilik iddiasına girişen sahte Mehdilere karşı İslam ulemasının takındığı tavır ve gösterdiği tepkinin niteliği bunu göstermektedir. İslam uleması bu gibi durumlarda Mehdilik inancını asla reddetmemiş, sadece bu iddiaya kalkışan şahısların, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında ki hadislerde belirtilen özellik ve alametleri taşımadığını söylemişlerdir. Mehdilik olayının İslam inançlarıyla hiçbir alâkası olmasa ve ilgili mevcut hadislerin bizzat Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten sadır olduğu kesin belgelerle bilinmeseydi, söz konusu ulema elbette ki meseleyi halka açıp söyler; sadece o yalancı şahısları değil, meselenin aslını da bütünüyle reddediverirlerdi. Halbuki ulema bunu yapmamıştır. Şimdi bu hadiselerden bir kaçına bakalım: Ebu’l Ferec şöyle yazar: Muhammed b. Abdullah b. Hasan kıyam ettiğinde, Medine’nin fakihlerinden olan Muhammed b. İclan da onunla birlikte kıyam etti. Muhammed b. Abdullah öldürülünce Medine valisi Cafer b. Süleyman Muhammed b. İclan’ı çağırtarak” o yalancıya niçin katıldın?” diye elinin kesilmesini emretti. Bu sırada o mecliste bulunan Medine’nin fakih ve ricali şefaatte bulunup; arabuluculuk yaparak “ey emîr; Muhammed b. İclan Medine’nin tanınmış âbid ve fakihlerinden-dir, onu affediniz, Muhammed b. Abdullah’ı; geleceği ve zuhuru rivayetlerde vaat edilmiş olan gerçek Mehdi sanma yanlışlığına düşmüştür!”[24] Yine, Muttaki-i Hindî diye meşhur olan Alaaddin b. Hüsameddin “el-Burhan fi Alamat-i Mehdiy-i Ahir-uz Zaman” adlı kitabında dört Ehl-i Sünnet mezhebinin alimlerinin “Mehdilik inancının farz oluşu” hakkındaki fetvalarını ve Hint bölgesinde Mehdilik iddiasında bulunan bir kişinin bu iddiasının batıl olduğunu naklederek bu kitabın on üçüncü bölümünde “Mekke-i Mükerreme’de bulunan Arap ulemasının son zamanda çıkması vaat edilen Hz. Mehdi hakkındaki fetvaları” başlığı altında şöyle demiştir: Bu Mekke alimlerine yöneltilen soru ve cevabın metnidir: SORU: Allah’ım, bize hakkı göster ve ona uymaya bizi muvaffak kıl ve Batılı göster ve ondan uzak durmayı bize nasib eyle. Din önderleri ve Müslümanların yol göstericileri olan değerli alimlerimiz (Allah onları te’yid etsin) acem memleketlerinden birinde 910 yılında ölen Hint asıllı Feruh isimli bir şahsın son zamanda çıkması vaat edilen Mehdi olduğuna ve bu Mehdi’yi inkar edenin kafir olduğuna inanan bir grup hakkında görüşünüz nedir? Sonra sizce vaat edilen Mehdi’yi inkâr edenin hükmü nedir? Bize bu hususta fetva verin (Allah sizden razı olsun).” Bu soru Hicri 952 yılında sorulmuştur; Muttaki Hindi bu soruya cevap veren dört mezhebin fakihlerinin fetvalarını şu şekilde kaydetmiştir: 1- İbn-i Hacer el-Heysemi eş-Şafii’nin fetvası. 2- Şeyh Ahmet Ebi Surur b. es-Seba el-Hanefi’nin fetvası. 3- Şeyh Muhammed b. Muhammed el- Hattabî el-Maliki’nin fetvası. 4- Şeyh Yahya b. Muhammed el-Hanbelî’nin fetvası. CEVAP: Bu dört cevap fetvanın içerikleri ise kısaca şöyledir: Şafii fakihi: Mehdi ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığını açıkça bildirmiş ve onun kıyamıyla ilgili mütevatir nişaneleri zikrederek bu hususta olduğu “el-Kavl-ul Muhtasar fi Alamet-il Mehdi el-Muntazar” adlı kitabına işaretle şöyle demiştir: Eğer bu grubun Mehdi’nin zuhurunu inkâr etmesi temelden sünneti inkâr etmek anlamına gelirse onlar kafirdirler ve onlarla savaşmak farzdır. Ama bu grup sünnete değil de sadece İslam İmamlarına karşı bir inat için bunu yapıyorsa onlara bu akideyi iyice anlatmayı gerektirir sonra da yönetici, onların işlediği bu büyük suça ve bozuk akideye karşı hapis, dövme gibi uygun gördüğü bir cezayı vermesi gerekir... Hanefi fakihi: Söz konusu grup tarafından ortaya atılan iddianın batıl olduğuna fetva vererek şöyle demiştir: o gruptakiler sahih naslarda ve sarih sünnette ve ravilerinin çok olduğu için tevatür haddine ulaşan hadislerde yer alan bir şeye inanç yönünden muhalefet ettikleri için, şiddetle yok edilmeleri gerekir. Çünkü mütevatir ve müstefiz hadisler gereğince Hz. Mehdi son zamanda efendimiz İsa aleyhi’s-selâm ile kıyam edecektir. Maliki fakihi de bu grubun iddiasının batıl olduğuna fetva verip şöyle demiştir: Söz konusu grubun, ölen bir şahsın son zamanda zuhur etmesi vaat edilen Mehdi olduğuna inanmaları batıldır. Çünkü bu inanç, Mehdi’nin vasıflarını ve zuhur alametlerini sahih bir şekilde açıklayan hadislerle çelişmektedir. Hanbeli fakihleri ise şöyle demişlerdir: Bu gurubun inancı, ahir zamandaki Mehdi, onun zuhurunun nasıl başlayacağı, kendi vasıfları ve zamanında vuku bulacak olaylar hakkındaki sahih hadislerle çeliştiği için bozuktur ve bunda da hiç bir şüphe yoktur... Görüldüğü gibi ulema, bu tür sahte Mehdileri reddederken Mehdilik inancını asla reddetmemiş, bilakis, bu inanca temelde katıldıklarını vurgulamış ve söz konusu sahtekârların bu girişiminin içyüzünü ispatlamak için de Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadislerden faydalanmışlardır. Kısacası İslam tarihi boyunca bir tek Müslüman alim Mehdilik inancını inkara kalkışmamış, hatta İbn-i Haldun’un sözlerinde de Mehdilik inancının temelini reddeden bir söz yer almamıştır. Olsa olsa Mehdilik konusunda şüpheye düşmüştür. Yani İbn-i Haldun’un Yaşadığı dönem olan hicri 8. yy’a kadar hiçbir İslam alimi Mehdilik inancını inkar etmemiş, bu hususta şüpheye dahi rastlanmamıştır. İbn-i Haldun’dan sonra da İslam uleması yazdıkları çeşitli kitaplarla bu inancın doğruluğunu savunarak İbn-i Haldun’u reddetmiş ve “Mehdilik”in tamamen İslâmi bir akide olduğunu vurgulamışlardır. Buraya kadarki bahsimiz şu şekilde özetlenebilir1- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhuru gaybî meselelerden biri olup bizzat Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih tarafından defalarca sahabeye beyan edilmiştir. 2- Şia ve Sünni kaynaklarında onlarca sahabe bu hadisleri Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten rivayet etmişlerdir. 3- Hz. Emir’el Mü’minin İmam Ali aleyhi’s-selâm, İmam Hasan aleyhi’s-selâm, İmam Hüseyin aleyhi’s-selâm ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarının ashabı, bu İmamlardan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında onlarca hadis aktarmışlardır. 4- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerin çokluğu ve ehemmiyetinden dolayı Sünni ve Şiâ uleması, bu hadisleri içeren muteber kaynakların yanı sıra sırf bu hadisler hakkında da ayrıca birçok eser yazmışlardır. 5- Şia ve Sünni ulemasınca da önemle vurgulandığı üzere Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm hakkındaki hadisler mütevatir olup, akidevî usulün ispatı için muteber ve hüccet durumundadırlar. 6- Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili hadislerin tamamı; İslam’ın bütün dünyaya egemen olup diğer bütün dinlere de galebe çalacağı yolundaki Kur’an ayetleriyle mutabık ve uyumludur. 7- Meseleye mantıkî açıdan bakılacak olursa insanoğlunun ilmî, teknolojik ve dini sahalarda kaydettiği tedricî gelişme ve edinilen toplumsal tecrübelere dayanarak günün birinde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından kurulacak olan dünya adalet devletinin lüzum ve hakkaniyetine inanacağı ve bunun can-ı gönülden kabule hazır olacağı görülür.
[1] - Bakara/2. [2] - Saf/6. [3] - İsrâ/4-5. [4] - Rum/1-3. [5] - Fadlullah b. Ruzbehan-i Hunci-i İsfehani (ölm. H. 927) gibi ki, çok mutaassıp bir Sünni olmasına rağmen “Vesilet-ul Hadim ile-l Mahdum” adlı kitabında Mehdi’nin, Muhammed b. Hasan-ul Askeri olduğunu itiraf ediyor. [6] - Enbiya/105-106. [7] - Kitabı Mukaddes, Mezmurlar, s. 560; Kitabı Mukaddes şirketi, İstanbul bsk. [8] - Nur/55. [9] - Tevbe/33. [10] - Mecma-ul Beyan tefsiri, Saff suresinin 9. ayetinin altında. [11] - Tefsir-i Burhan, c. 2, s. 121. [12] - Mecma-ul Beyan, Tevbe suresinin 33. ayetinin tefsirinde. [13] - Nahl/36 [14] - Bunlardan bazıları, aynı zamanda Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in da sahabesidir. [15] - Muttaki Hindi, “el-Burhan-u Fi Alamet-i Mehdiyyi Ahir-iz Zaman”. [16] - el-Elbanî Havl-el Mehdi, s. 644, Temeddün-ül İslamî dergisinin yayınladığı bir makaledir, Dimeşk, yıl: 22 Zilkaade / 1271 hicri. [17] - İbn-i Hacer-i Meysemi, “Sevaik-ul Muhrika”, s. 165, dipnot:1. [18] - Sıddık Gemari, İbraz-ul Vehm-il Meknun min Kelam-i İbn-il Haldun. [19] - Difa-un Anil Kâfi’den naklen, c. 1, s. 221. [20] - Takribut-tehzib, c. 1, s. 505 ve 1183. [21] - Tehzubut tehzib, c. 6, s. 278 ve 611. [22] - Sebki, Tabakat-uş Şafiiyye, c. 4, s. 188; Dr. Takiyyuddin en Nedvî, İlm-i Rical-il, Hadis’ten naklen, s. 125. [23] - Fussilet/53. [24] - Makâtil-ut Talibiyyin, s. 193. |